Geçmişten Geleceğe SAMSUN
Bu Sitede Ara

Hakkımda

İlimiz Samsun ile alakalı her şey; tarih, kültür, edebiyat, siyaset, magazin...




Samsun
Kent Kültürü Dergisi
Arşivi



wowturkey.com
Samsun Fotoğraf Arşivi
Ziyaret Ediniz



Bağlantılarım

* Ana Sayfa
* Profilim
* Arşiv


Kategoriler


LİNK

samsun01
samsun02
samsun03
samsun04
samsun05
samsun07
samsun09
Kent Kültürü



Yakakent ve Alaçam Memleket Mektupları

Edebiyatın Gizli Emekçisi Yılmaz ELMAS


 

/Fatma BİLKAY Yılmaz Elmas, gerçek bir yazın emekçisi. Adı renkli basında ya da televizyon kanallarında pek duyulmaz. Üstelik geçimini de yazdıklarından sağlamadığı kesin.

 

Yılmaz Elmas, öğretmen sorunlarıyla ve öğretmen örğütlenmesiyle ilgili yazmışsa da asıl yoğunlaştığı alan çocuk yazını. Köy Enstitüsü sonrası başladığı öğretmenlik onun çocuklara yönelmesinin temel nedeni. Çünkü, ülkenin gerek geleceği çocuklarca kurulacaktır. Çocuk duyarlılığı taşımak, çocuklar için yazmak, dünyaya çocuk penceresinden bakmak demektir aynı zamanda. Bu zor iştir; hem de zorun zoru...

 

İşte, Yılmaz Elmas, zoru başaran ender yazarlarımızdan birisi olma onurunu bir kahramanlık madalyası gibi taşıyor boynunda 65 yaşın tüm alçakgönüllülüğüyle...

http://www.mevsimsiz.com/yazi.asp?id=3851

 

 

 

KİTAPLARINDAN SEÇMELER 

1.  Kelile ve Dimne Tercüme: Engin Yayıncılık; Edebiyat, Genel, Çocuk Edebiyatı, Çocuk Kitapları;

Türkçe (Orijinal Dili Sanskritçe) 164 s. 13.5 x 19.5 cm. İstanbul, 1996 ISBN: 9753790104, 1. Baskı: 1990, 2. Baskı

  

2.  Çoban Ateşleri İnsancıl Yayınları; Anlatı-Söyleşi;

İstanbul, 2005, 13.5 x 19.5, 160 sayfa, Türkçe, ISBN 975-7446-87-4.

  

3.   Dönme Dolap Gerçek Sanat Yayınları; Roman (Yerli);

2001, 1.baskı, 13,5x119,5, 114 sayfa, Türkçe, K. Kapak, ISBN 9753601735.

 

4.   En Güzel Öğrenci Fıkraları Oda Yayınları; Bilmece-Bulmaca-Fıkra;

1992, 12X19, 60 sayfa, Türkçe, K. Kapak, ISBN 9753850905.

  

5.  Güneşe Koşan Çocuk Gerçek Sanat Yayınları;

İstanbul, 1992, 13.5 x 19.5 cm., 79 sayfa, Türkçe, ISBN 9753600321.

 6.  Kitap Yazıları Ulusal Yayınları; Genel Dilbilim Araştırmaları;

İstanbul, 1998, 13.5 x 19.5 cm., 203 sayfa, Türkçe, ISBN 9757333247.

  

7.   Mavi Benekli Sardalya Gendaş Yayınları; Çocuk Edebiyatı;

1999, 1. Baskı, 13,5X19,5, 83 sayfa, Türkçe, k, ISBN 9753081221.

 

8.  Sorunlarıyla Öğretmen Gerçek Sanat Yayınları;

İstanbul, 1994, 13.5 x 19.5 cm., 192 sayfa, Türkçe, ISBN 9753600690.

 

9.  Yunus Emre  Engin Yayıncılık; Biyografi-Otobiyografi;

13,5x19,5, Türkçe, K.Kapak.

 

10. Samsun Öyküleri, Öykü, Gerçek Sanat Yayınları, Birinci Basım, Kasım 2000, 126 sayfa.

 


Tarih: 21:19, 16/12/2006 Kategori: Alacam
Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı

Tükenmeyen İnsan Yılmaz ELMAS


/Murat Tuncel / Yarımağız Öyküler

Çocukluğumda  sık sık “tükenmez” sözcüğünü duyardım. Özellikle de bu sözcüğü kalem sözcüğüyle  birlikte kullanırlardı. Dolma kalem sözcüğünü dördüncü sınıfı okumak için gittiğim kasaba okulundaki arkadaşlarımdan duydum. Sanırım beyaz ekmek gibi dolma kalem de köylerde lüks sayılıyordu. O nedenle de köylüler hem dolma kalemi kullanmaktan çekiniyor,  hem de konuşmalarında dolma kalem sözcüğü geçmiyordu. Ya da köylüler, dolma kalemi kendilerinden çok kentli kibar beylere yakıştırdıkları için kullanmıyorlardı.  Yoksa hepsinin de hali vakti yerindeydi. Bir kilo tereyağı satsalar en az dört beş dolma kalem alabilirlerdi. Her ne nedenle olursa olsun dolma kalem o zamanlar köye giremiyordu ama hemen hemen herkesin cebinde bir tarak, metal kısmının arkası güzel bir artist fotografıyla süslü yuvarlak bir ayna, bir de mavi tükenmez kalemi oluyordu. Bir tükenmez kalemim olmadan önce, bu iki sözcüğün çağrışımı beni büyülemişti. Ne zaman  bu sözcükleri duysam, hayal dünyama başka şeyler giriyor, masallarım büyüyor ve genişliyordu. Böyle zamanlarda evimize yakın yamaca kadar hızlı hızlı koşuyor, bir taşın üzerine oturup yamacın bitimindeki dereden akan gümüş renkli suyu seyrediyor ve onunla birlikte okyanuslara doğru akıyordum. O sularla birlikte bilinmeze doğru akarken de “tükenmez kalem”in hiç tükenmeden sürekli yazdığını düşünüyordum. Ne güzel, eline alıp yorulana kadar yazıyorsun kalemin tükenmiyor.  Sen yoruluyorsun ama kalemin tükenmiyor ve seni durmadan yazmaya çağırıyor. 

 

O hayal dolu çocukluğumun üzerinden yıllar geçti. Yüzlerce tükenmez kalem tükettim. Okumayla başlayan yazma eylemim Cağaloğlu yokuşunu tırmanmaya başlayınca başka gerçeklerle yüz yüze geldim. Tükenmez kalemlerimin ucuyla hiç tanımadığım yüzleri betimledim. Bu betimlenen insan yüzleri içinde bazıları var ki, yıllar geçtiği halde hiç unutmadığım. İşte Yılmaz Elmas’ın yuvarlak kırmızı yüzü de bu yüzlerden biridir.

 

Zaman; on iki eylül paşalarının hızının birazcık da olsa kesildiği, ama hâlâ gerçekten demokrasiyi isteyen aydınlara hapishanelerde yer ayrıldığının tekrar edildiği bir zamandı. Çoğumuz uzmanı olduğumuz asıl mesleklerimizi yapamıyor,  sürekli arkamızdan yürüyen sıkı yönetim savcılarıyla yaşıyorduk. Böyle yaşamayı haketmediğimizi düşünüyorduk, ama bizi en çok üzen en az o paşalar kadar sevdiğimiz ülkenin demokrasisindeki ilerlemenin elli- altmış yıl geriye gitmesiydi. Her ne olursa olsun diktatörlük dikdatörlüktü ve biz de kalkıp bizim diktatörlerimiz başkalarının diktatörlerinden iyidir diyemiyorduk. O nedenle de hapishanelerde her zaman yerimiz ayrılmıştı. İşte o günlerde yıllar önce kapatılan ve malvarlığına elkonulan halkevlerinin  yeniden teşkilatlanması çalışmaları başlatılmıştı. Yeniden teşkilatlanma çalışmaları sürdürülen halkevlerinden biri de Zeytinburnu Halkevi çalışmasıydı.  O zamanlar ben Günaydın gazetesinde çalışıyordum. Bir gün öğle yemeğinden sonraydı. Servisteki telefonumuz çaldı. Şefimiz Maruf Evren davudi sesiyle “Murat sana” dedi. Çalışırken pek telefonum gelmezdi. Çekine çekine almacı aldım. Karşıdaki sesi tanıyınca rahatladım. Sesin sahibi Gerçek Sanat Yayınevi’nin sahibi Güngör Gençay’dı. 

 

-Murat Kuledibi’nde bir etkinlik var, Zeytinburnu Halkevi çalışmaları yararına, dedi.

 

Nerede düzenlendiğini sordum. Bir okulda olduğunu söyledi. İzin alabilirsem katılabileceğimi söyledim. Tarih ve zamanı söyledi. Telefonu kapattı. Şefimizle konuşup etkinlik günü için birkaç saat izin koparınca, Güngör Gençay’ı telefonla arayıp etkinliğe katılacağımı bildirdim. Telefonu kapatıncaya kadar fazla düşünmemiştim, ama telefonu kapattıktan sonra; ‘böylesi zor günlerde hem de bir okulda etkinlik düzenleyecek insanlar cesur insanlar olmalılar...’ diye söylendim kendi kendime.

 

Etkinliğin günü gelince sabah erkenden yola çıktım Kartal’dan. Alaybey Köşkü Sokak’taki Günaydın gazetesine gittim, akşamdan dizilmiş birçok yazıyı okudum. Arkadaşlar geldiğinde epeyce yazı okumuştum. Kalan yazıları da onlara bırakıp yola çıktım. Kazım Dirik Sokak’taki Esin Yayınları’na uğrayıp Tullu Kurbağa ve öteki çocuk kitaplarımdan alıp, çantamdaki Mengelez ve diğer öykü kitaplarımın yanına yerleştirdim. Hızlı adımlarla otobüs durağına gittim. Kuledibi’ndeki okula vardığımda etkinliğe katılacak arkadaşlar oradaydılar. Onların hemen hemen hepsi emekli olduğu veya emekli edildikleri için benim gibi işten işe koşturmuyorlardı. Evlerinden kalkıp direkt okula gelmişlerdi. Organizeyi yapan esmer kalın bıyıklı bir öğretmenle kırmızı yüzlü birisiydi. Kalın bıyıklı esmer öğretmenin okuldaki görevi yanılmıyorsam müdür yardımcılığıydı. Çaylarımızı içerken Güngör Gençay bizleri birbirimizle tanıştırmaya başladı.  Tanıştırırken de şakalar yapıyor, önceden görüşmüş olabileceğimizi de tahminlerine katıyordu. En son tanıştırma sırası o kırmızı tombul yanaklı adama geldi. Bu kumral saçları kısa kesilmiş, tombul kırmızı yanaklı adamı bir yerlerden görmüş olabileceğimi düşünüyordum ki, Güngör Gençay:

 

-Yılmaz Elmas, dedi.

 

 Hemen aklıma Meyro geldi. Meyro’yu hem kendim birçok kez okumuştum hem de hemen her yıl öğrencilerime önermiştim. Sınıf kitaplığımın da, kendi kitaplığımın da yıllardır bir parçasıydı Meyro. Nasıl olmuştu bilmiyorum ama yetmişli yılların sonunda ilk yayınlandığı tarihte tanışmıştım Meyro’yla.  Sanırım Medeni Ferho bana adını söylemişti. O zamandan beri de bir tutkunluğum vardı o kitaba. Ama benim severek okuduğum gibi çoğu öğrencim de o kitabı severek okuyordu. Hatta birkaç kitap sevmez öğrencime de okumayı sevdirmişti Meyro.

 

Yılmaz Elmas o kalın siyah bıyıklı müdür yardımcısı olmadığı zaman ev sahipliğini de üstleniyor,   bizlerden yaşlı olmasına karşın herhangi bir isteğimizin hemen yerine getirilmesini sağlıyordu. Ben birkaç yıldır kaybettiğim bir atmosferin sıcaklığına bürünmeye çalışırken Yılmaz Elmas’ı gözlüyor,  doğal davranışlarına gülümseyerek bakıyordum. Bir insan ancak onun kadar yumuşak, onun kadar pozitif olabilirdi. Yüzünden, bakışlarından yaşamı her koşulda tutmuş olduğu anlaşılıyordu. Beni en çok hareketlerindeki ve yüz ifadelerindeki o yumuşaklık etkilemişti. O yumuşaklıkta başka bir şey saklıydı. Hani size kızan birinin karşısında öylesine bir yumuşak duruşunuz olur ki, karşınızdaki sizin o yumuşak duruşunuz karşısında, kızgınlığını unutarak özür dilemeye kalkışır ya işte öyle bir yumuşaklık.  Yılmaz Elmas’ın o yumuşak duruşu ve yuvarlak kırmızı yüzü işte o gün tükenmez kalemimle beynime çizildi.

 

Etkinlik boyunca onlarca kitap imzaladık çocuklara, öğretmenlere ve velilere.  İmzalı kitap alan çocukların sevinci bize her şeyi unutturmuş olacak ki, hiçbirimizin aklına ne saate bakmak, ne de bizleri sevmeyen birinin telefonla ihbar edip oracıkta bizi tutuklatabileceği aklımıza geldi. Ancak derslerin bitimine doğru zamanı anımsadık. Oradan apar topar çıkıp yeniden işe döndüm. Son saatler gerçekten yoğun oluyordu. Arkadaşların çok sıkıştıkları bir saatte dönmüştüm ama epeyce de gecikmiştim. Ben arkadaşlardan geciktiğim için özür dilemeye fırsat bulamadan, şefimiz Maruf bey:

 

-Tam zamanında geldin, dedi.

 

Ses tonundaki eleştiriyi sineye çekerek yarımlaşan buruk bir sevinçle çalışmaya başladım. Yıllar geçip birçok şeyi daha soğukkanlı düşününce; yaptığımız işin basit görünümü içinde ne gibi tehlikelerin saklı olduğunu düşündüm. Düşününce de, “hepimiz de çok yürekliymişiz” dedim kendi kendime. Yürekli olmasaydık, kimin nereye götürüldüğü bir zamanda hem de bir halkevi kuruluşunu desteklemek amacıyla gidip o etkinliğe katılmazdık. Ve onun gibi nice etkinliklere..

 

O etkinlikte birbirimizi daha yakından tanıma olanağı bulduğumuz Yılmaz Elmas’la dostluğumuz günden güne ilerledi. Yazarlar sendikası toplantılarında, öğretmen derneklerinin toplantılarında ya da etkinliklerinde, İstanbul İnsan Hakları derneğinin kuruluşu çalışmalarında birçok kez bir araya geldik.  Zaman zaman da Cağaloğlun’da görüşür olduk.  Zaman yılları öyle çabuk eskitti ki, o zor zamanları hangi yıllara gömdüğümüzü çoğumuz unuttuk. Yıllar mı çabuk geçti, yoksa yaşamın devingenliği mi bizi olgunlaştırdı bilemiyorum. Ama yıllar sonra Hollanda’dan geri döndüğümde karşılaştığım Yılmaz Elmas yine kırmızı yanakları ve o kararlı yumuşak duruşuyla karşımda oturuyordu. Önce uzaktan seyrettim onu. Sonra yavaşça yanına doğru yürüdüm. Engin Yayınları’nın standına yaklaşan çocuklar da Meyro’yu imzalattı ona. Çocuklar uzaklaşınca başını kaldırdı, beni gördü. Ayağa kalktı. İlk kez o yumuşak duruşuna bir duygusallık eklendi.  Bir süre sessiz kaldıktan sonra yan yana oturduk. Yayınevinin sahibi Hüseyin Engin de yanımıza geldi. Bize kendi eliyle soğuk bir şeyler sundu. Bir süre üçümüz birlikte söyleştik. Çalışanlar kitap alıcılarına yetişemeyince Hüseyin Engin onlara yardıma gitti. Yılmaz Elmas da gelen çocuklara kitaplarından imzalamaya başladı. O kitaplarını imzalarken ben masanın üzerindeki kitaplara baktım. Meyro’nun  yanına onlarca yeni çocuk kitabı dizilmişti. Kitap imzalatmak için sıraya girmiş çocukların çoğunun elinde Kelile ve Dimne vardı. Bir süre çocukların sevinciyle bütünleşen Yılmaz Elmas’ın yumuşak sabrını izledim.  İşinin çok olduğunu görünce müsaade istedim.  Buruk buruk bana baktı. Buluşmak için bir saat kararlaştırıp kalktım. Kararlaştırdığımız saatte geri döndüğümde onun da beni beklediğini gördüm. Hemen kalktı. Birlikte Gerçek Sanat Yayınları’nın standına gittik. Çantası oradaydı. Oraya varır varmaz hemen davranıp çantasından bir kitap çıkardı:

 

-Bu sende var mı, dedi.

Kitaba baktım pek tanıdık bir kitap değildi.

-Yok, dedim.

Hemen cebinden kalemi çıkarıp yazdı benim adıma... İmzaladı. Bana verdi.

-Öyleyse iyi sakla, dedi.

 

O an sadece kitaba bakıp teşekkür ettim. O gün aldığım kitapları koyduğum çantaya onu da yerleştirdim. Akşam otelimde kitapları valize yerleştirirken, Yılmaz Elmas’ın  o gün bana verdiği KİTAP yazıları  adlı kitabı dikkatimi çekti. Sayfaları çevirince yayınlarını bilmediğim birçok kitabın tanıtımıyla karşılaştım. Her sayfayı çevirişimde yeni bir kitabı tanıyordum. Böyle kitaptan kitaba koşarken de benim Güneşsiz Dünya adlı yapıtımla burun buruna geldim.  Öykülerim hakkında yazılan yazıyı okuyunca elim ayağım soğudu. İçimden “yazmanın sorumluluğu bu işte” dedim. Halbuki birçok arkadaş görmediği sürece unutmuştu bazı şeyleri. Ama Yılmaz Elmas kendi sorumluluğunu yerine getirerek, o cehennem dönemi öykülerini tek tek okuyup değerlendirmişti.

 

Bu olaydan sonra ne zaman Yılmaz Elmas’la karşılaştıysam bir eliyle dostluğunu, öteki eliyle de yeni yayınlanmış bir kitabını verdi bana. Onun yaptığı sadece yeni çıkmış bir kitabını vermek değildi, onun yaptığı başka bir şeydi. Sanki her kitap verişinde bana o durgun duruşuna sakladığı bitmez tükenmez sabrından da bir şeyler veriyordu. Bence o bitmeyen şey onun sabrı değil, onun insan sorumluluğuydu. Daha doğrusu o sabırla yoğrulmuş tükenmeyen bir insandı benim için.

http://www.edebiyat.nl/tukenmeyen.htm

 

 


Tarih: 21:14, 16/12/2006 Kategori: Alacam
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Alaçam'da Kullanılan Tabirler


Yılmaz ELMAS’IN GÜNLÜĞÜNDEN: 25 XII 1957

Gödellenmiş Dede Keşkeği var, yer misin?

Geyikkoşan ve türbe yanında ve Dede kuyusunda köylüler senenin belirli zamanlarında  (Geyikkoşanda 6 Mayıs) yağmur duasında ve belirli dede günlerinde köyce keşkek pişirip kasaba da dahil halka dağıtır yedirirler.

 

...... ve köylüler keşkeğe katılmak üzere tavuk ve oğlak kuzu hediye ederler. Oyunlar oynanır, keşkek pişirilir ve dağıtılır. Gödellenmiş keşkek, yağlı, eti bol ve çok güzel yenecek hale gelmesiyle herkese, dede ziyaretine gelenlere bedava dağıtılır.

 

Birgün iki arkadaş sinemaya gidecek olurlar. Arkadaşın biri; “Sinema biletlerini sen alsana”der. Diğeri de; “Gödellenmiş dede keşkeği var, yer misin?” der ve zamanla da herkesin ağzına düşer. Bedavadan geçinmek isteyenlere bu tabir kullanılır.

 

Geyikkoşan; Geyikkoşan’da  bir dede varmış ve burada kendisi yaşarmış  yanında ormanlıkta var. Dede tarlada bir çift geyikle çift sürer bunu da biri görür ve başkasına söyler söylemez gözleri kör olur. Şimdi 60-70’lik ihtiyarlar gözleri kör olanı biliyor.

Dedenin yanında bulunan ağaçlıkta bulunan ağaçlara kimse dokunamaz. Halk bu ağaçlara ilişmeyi iyi görmez. Bu inanış artık kalkmış vaziyette. Dedenin türbesinde geyiklerin boynuzları hala durmaktadır. Bu mevkiye bu isim bundan dolayı verilmiştir. Şimdi burası Alaçam ve Bafra’nın yazları mesire yeridir.

 

“Hazır keşkeği baban da yer” tabiri “Gödellenmiş dede keşkeği var, yermisin?” tabiriyle aynıdır.

 

Yaş peştamal gibi sardı

Konuşma ve sohbet arasında bir mevzuda konuşulurken içlerinden bir mevzu ile ilgili ve çok yerinde bir söz söylediği zaman “yaş peştemal gibi sardı” derler.

 

Nereye koyduk jandarmayı, jandarma nerde kaldı?

Bu da tamamen ‘yaş peştemal gibi sardı’ tabirinin söylendiği durumların aksine durumlarda söylenir. Bir mevzuda konuşulurken mevzunun tamen aksine bir söz söylerse bu tabir kullanılır. Bu daha ziyade gençler arasında kullanılır ve dışarıdan gelme bir tabirdir.

 

Senin dediğin asma kabağı o da mayısta yetişir

Konuşma sırasında bir mevzu  veya konuşmada pireyi deve yaparcasına şişirerek konuşursa “Senin dediğin Asma kabağı o da mayısta yetişir” ya da “Senin dediğin Ahlat o da Hindistan’da yetişir” denir.

 

Sana laf anlatmak deveye hendek atlatmaktan zor

Bu tabir inatçı, ikna olmayanlara karşı kullanılır.

 

Bırak tıraşı- tıraş yapma- yeni tıraş oldum

Bir kimse diğer birini överse bu tabirleri kullanır. Bir şeyi fazla överse “Bırak tıraşı”denir.

 

Dişim ağrıyor-nassın anam!

Sigarasız kalındığı veya parası bulunmadığın zaman kahvede veya sinemaya giderken arkadaşına bu tabirle sigarasız olduğunu ve canının sigara istediğini yahut sinemaya gidecek, kahve içecek parasının olmadığını arkadaşına bu tabirlerle anlatır.

 

Morum-Taş tutmam-Bakır gibi

Bu tabirde ‘Dişim ağrıyor-nassın anam’ tabirlerine karşı sorduğu arkadaşta parasız veya sigarasız sa bu tabirleri kullanır. Var ise arkadaşına “iyiyim anam, atom gibiyim, bomba” diyerek varolduğunu bildirir.

 

Doktorun tavsiyesi var

Bu da sigara içenler arasında kullanılır. Arkadaşlarının içtiği sigarayı bilirse (Kulüp, Bafra, Gelincik, İkinci gibi...) arkadaşlarından biri sigara ikram ettiğinde ikram ettiği sigarayı içmese “Doktorun tavsiyesi var”der ve o sigaradan olan çıkarır ikram eder.

 

Analık gibi yerim (-yedi)

Bir kimse bir yerden büyük bir menfaat sağlarsa bedavadan yahut dayak yerse “Analık gibi yedi” denir.

 

Ağır ol inecek var-Ağır ol hakim bey!

Bu tabir Hasan diye bir sarhoştan kalmıştır. Bir gün fazla içkiden ve yolsuz hareketlerden Hasan bir gün mahkemeye düşer. Duruşma sonunda Hasan’a ceza verilir ve karar okunurken 21 gün hapis olacağını işitir bunun üzerine “Ağır  ol hakim bey” der. Bunun üzerine hakim, ne söyleyecek diye merak eder ve sorar Hasan da: “10 gün daha ilave edin” der. Hakim“niçin” diye sorar Hasan da“21 gün olursa hapishanede tayın benden, 31 gün olursa tayın hükümetten ” diye cevap verir. Bunun üzerine bu tabir hala kullanılmaktadır.

 

Allah dee!

Konuşma arasında biri kendini överse ona “Allah de!” diye kendini övdüğü hatırlatılır ya da konuştuklarının hakikatle ilgisi yoksa bu tabir kullanılır. Bunu çıkaranlar Ünal Yılmaz ve Alaaddin Demir. Bu tabir gençler arasında bir kaç sene sürmüş fakat şimdi eskisi kadar kullanılmamaktadır.

 

Ot çöp tanga tunga fayt fuyt

Eğlence ve kumar oyunlarında aradığı iyi bir kağıt geldiğinde keyiflendiğini bildirmek için yahut karşısındaki oyuncuyu kızdırmak için “Ot çöp tanga tunga fayt fuyt” der. Sonra gençler güzel bir kız gördüklerinde de aynı tabiri kullanırlar.

(Bu malzemeleri Alaçam’ın içinde oturan Ünal Yılmaz’dan derledim...)

/Yılmaz ELMAS

 http://www.kuzeydetutun.net/section.asp?sid=5&pid=80

 


Tarih: 20:35, 16/12/2006 Kategori: Alacam
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Uydudan Alaçam



Tarih: 17:01, 12/12/2006 Kategori: Alacam
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Leontopolis (Alaçam)


Zalekos, Leontopolis (Alaçam) (Samsun-Alaçam) ; Zalekos adının doğru biçimi, Ramsay’a göre Zalikhos’tur. Bugün Alaçam Suyu denilen dere bu isimle anılmaktaydı.

 

Zalekos, Justinianus döneminde gelişmiş ve yönetimsel açıdan kent durumuna yükseltilmiştir. Kent adının daha sonra, Leon adlı Bizans İmparatorlarından birinin adını yaşatmak için Leontopolis olarak değiştirilmiştir. Kentin, Zalikhos / Alaçam Suyu vadisinde olduğunu da Ramsay söylemektedir. Kiepert’in araştırmalarına dayanan Codex Kültür-Atlas haritasında da bu İlkçağ kentinin yeri olarak bugünkü İlçe merkezi Alaçam gösterilmiştir.

 

M.Ö. ki devirlerde Frigyalılar, Kimmerler, Lidyalılar ve Persler Alaçam’da hüküm sürmüşlerdir. M.Ö. 5.yüzyılda Orta Asya’dan gelen Milletliler oraya Zelikus adını vermişler.

 

Kentten günümüze sadece Ortaçağdan kalma bir kaleye ait parçalar gelebilmiştir.

 

Kenthaber Kültür Kurulu

http://www.kenthaber.com/Arsiv/AntikSehirler/Samsun/Alacam/AntikSehir_459.aspx


Tarih: 19:41, 21/9/2006 Kategori: Alacam
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Alaçam'da Çocukluğum


Yusuf, Bekir, Celal,

Gelin çocuklar

Hazır yağlı ekmekleriniz,

Yerseniz sevinecek,

Bu güzel anneniz

 

Kapınca ekmekleri,

Koştuk Bekir'lerin bahçeye,

Sarkıyordu dallardan

Sapsarı ayvalar,

Sanki Tanrı'dan hediye.

 

Birlikte taşladık

Ayvayı ve köşedeki narı,

Görünce Dedeyi

Dayak yememek için

Yağladık tabanları

 

Kırlarda, bahçelerde

Oynadık, el ele,

Dualar okuduk

Şükrettik,

Doğan her güne.

 

Koşturarak giderdik

Her gün okula,

Şekerden tatlıydı

Biberden acı Dursun Bey,

Kulak ağır, gözler buğulu,

Otuz senelik Hoca bu

Hey gidi hey.

 

Düşünce Dağlara

Yılın ilk karı,

Beklerdik ovalara,

İnsin diye kuşları.

Elimizde sapanlar,

Cebimizde taşlar,

Nasibini alırdı,

Zavallı kuşlar.

 

Bazen av sahamız

Çaylar ve dereler,

Elle balık tutmak

İstiyordu özel hüner

Av sonrası halimize

Kızmazdı anneler.

 

Kıl tuzakları kurar,

Ağlarla Saka tutardık

Güzel ötüşlü

Bir kuş için,

Günlerce koşardık.

 

Yaz gelince,

Şen olurdu Geyikkoşan.

Ağaç altlarına

Serilir, kilimler, halılar,

Hoş olurdu,

Yazlık yaşam.

 

Serinlemek isteyen

Atar kendini

Karadeniz'in sularına

Serinde kalmak isteyen

Yayılırdı ağaç altına

 

Geyikkoşan yetmezse

Uzanırsın Yakakent'e

Balık lokantaları

Taşlı bir deniz,

Daha ilerde

Mal Gölü,

Sanki cennettesiniz.

 

Böyle geçirdik Alaçam'da

Ellili yılları

Okuduk okul zamanı,

Oynadık kalanı,

Stres nedir bilmedik

Yaşamadık bunalımları

  

/Yusuf Ziyaeddin Sivaslıoğlu

http://www.antoloji.com/siir/siir/siir_SQL.asp?id=237916


Tarih: 00:01, 12/9/2006 Kategori: Alacam
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Foto Fatoş’un hikayesi RUS FATMA


/Canan

Samsun’un şirin bir ilçesi olan Alaçam’da bir zamanlar Rus Fatma olarak anılan bir fotoğrafçı yaşardı. Etrafında bilgisi, zekası ve neşesiyle tanınırdı Foto Fatoş...

 

Fatma’nın babası Ali Kaya, Balkan Harbi’nde Ruslar’a esir düşmüş ve yıllarca burada sürgün hayatı yaşamıştı. Ali Kaya, sürgün yılları sırasında Tatar Türkleri’nden Ayşe adında bir kadınla tanışıp evlendi. Fatma ise onların kızı olarak bilinirdi. Ancak onun evlat edinildiği ya da Ayşe’nin kız kardeşinin kızı olduğu da söylentiler arasındaydı...


Fatma ailesiyle birlikte 1933 yılında Rusya’dan babasının memleketi olan Alaçam’a geldi. O zamanlar henüz 14 yaşında olan genç kız, hayatının en zor dönemlerinden birini geçiriyordu. Vatanı olarak benimsediği ve çok sevdiği Rusya’dan ayrılıp, hiç alışık olmadığı yepyeni bir ülke ve düzenin içine girmişti. Kendisini yenilemek, geliştirmek için çok çaba sarfediyor, kasabada açılan çeşitli kurslara katılıyor, bunun yanı sıra ailesine maddi katkıda bulanabilmek için tütün diziyordu. Fatma kitaplara tutkundu ve tüm parasını kitap almak için harcıyordu. Tolstoy ve Nazım Hikmet en sevdiği yazarlardı.  Bu hayranlığı bir süre sonra başına büyük dert açacaktı...

 

Fatma’nın fazla arkadaşı yoktu, insanlar ona bir yabancı gözüyle bakıyordu. Ancak o bildiği ve öğrendiği şeyleri paylaşmak, insanların fikirlerini almak, tartışmak istiyordu. Kasabanın diğer kızlarından çok farklıydı. Koyu bir komünist olduğunu her fırsatta dile getiren Fatma, Köylü İşçi Partisi’ne üye oldu ve sık sık Samsun’a gitmeye başladı.

 

Bu dönemlerde fotoğrafçılıkla da ilgileniyordu. Kader kendisini göstermeye başlamıştı. Partide bir fotoğrafçıyla tanıştı ve onun yanında eğitim aldı. Çok meraklı bir yapısı vardı, hırslıydı ve kısa zamanda kendini fotoğrafçılık konusunda yetiştirdi. Fatma, kendisine ait bir fotoğraf stüdyosu açmayı kafasına koymuştu. İşe, evlerinin bir odasını atölye yapmakla başladı. Elinden fotoğraf makinesi düşmüyordu.

 

Ailesinin, arkadaşlarının fotoğraflarını çekmekten büyük zevk alıyordu. Kısa sürede halkın sevgisini kazanmıştı. Artık herkes onu tanıyor, fotoğraflarını ona çektiriyorlardı. Bir süre sonra Fatma işlerini büyüttü ve kasabanın merkezinde bir stüdyo açtı. Neşesiyle herkesin sempatisini kazanan genç kız, esnafla da kısa sürede kaynaştı. Artık daha çok arkadaşı vardı. Kasabanın gençlerine ışık tutuyor, çok sevdiği kitaplarını arkadaşlarıyla paylaşıyordu. Hayatındaki her şey yolundaydı...

 

Fatma’nın en çok sevdiği şeylerden biri de Alaçam’ın en güzel mekanlarından biri olan Sivri Tepe’ye yaptığı yürüyüşlerdi. Burada kendisiyle baş başa kalıyor, düşünüyor, Karadeniz’in müthiş güzelliğini büyük bir hayranlıkla seyrediyordu. Ancak düzenli olarak yaptığı bu yürüyüşler onun başına dert açtı. Halk arasında Fatma’nın bir Rus ajanı olduğu, Sivri Tepe’ye giderek buradan Ruslar’a telsizle mesaj yolladığı söylentileri yayıldı. Bir gün polisler tarafından evine bir baskın düzenlendi. Tüm söylentilerin yanı sıra, evinde bulunan Rus yazarlara ait kitapların bulunması onu hapse yollamaya yetti. Aniden hayatı altüst olmuştu, yaklaşık 6 ay hapiste yattı. Cezaevinde geçirdiği zor günler onu depresyona sokmuştu. Annesi biricik kızının sağlığından endişe duyuyordu. Babası, Fatma’yı tedavi görmesi için İstanbul’a götürdü. Genç kız birkaç ay kaldığı bu büyülü şehre adeta aşık olmuş, eski sağlığına kavuşmuştu. Artık aklında yepyeni hedefler vardı; İstabul’da fotoğrafçılık yapmak...

 

Fatma’nın şansı geri dönüyordu sanki. Kartal Belediye Reisi babasının yakın arkadaşlarındandı. İstanbul’a yerleşmek isterlerse onlara yardımcı olabileceğini söylemişti. Her şeye yeniden başlamak için iyi bir fırsat geçmişti eline Fatma’nın, sırada ise ailesini ikna etmek vardı... Birkaç ay sonra Alaçam’a geri döndüler. Gençliği, enerjisi, dinamikliği Fatma’yı hiçbir şeyden kolay kolay vazgeçiremiyordu. Anne ve babasına sürekli İstanbul’a gitmek ve burada yapmak istediklerinden bahsediyordu. Ailesi onun için çok önemliydi. Hayatta onlardan başka kimsesi yoktu. Sonunda hep birlikte İstanbul’a gitmeye karar verdiler.  Tüm eşyalarını ve mal varlıklarını satarak taşı toprağı altın İstanbul’a yerleştiler. Fatma gece gündüz demeden azim ve hırsla çalışıyordu. Sonunda bir fotoğraf dükkanı açtı. İşleri çok iyi gidiyordu, kısa zamanda çevresinde tanındı, tüm malzemelerini yeniledi, hatta yanına hevesli gençleri alarak yetiştiriyor, bilgi ve tecrübesini aktarıyordu.

 

Bu arada anne ve babası iyice yaşlanmış, hastalıklar baş göstermişti. Fatma hem ev hem işyerinde deliler gibi çalışıyordu, içindeki yalnızlığı sadece ve sadece kitaplarıyla paylaşıyordu. Evlilik ise hiçbir zaman düşünemeyeceği bir olguydu onun için. Yaşlı ve hasta olan anne, babasına karşı her zaman sorumlu tuttu kendini. Fatma, önce babasını ardından da annesini yitirdi. Artık yapayalnız kalmıştı, günleri dükkanı ve evi arasında mekik dokuyarak geçiyordu. Yılların yorgunluğu üzerine çökmüş, enerjisi tükenmiş, yaşlanmıştı. Artık kendine daha çok vakit ayırmaya karar verdi ve dükkanını tasfiye etti. Günlerini sinema, tiyatroya giderek geçiriyordu... Yaşlılık kendini göstermeye başlamıştı; kemik erimesi, şeker gibi pek çok hastalıkla baş etmek zorundaydı. Ağrıları gittikçe artıyordu. Hiç akrabası yoktu ama onu hiçbir zaman yalnız bırakmayan dostları vardı etrafında.

 

Fatma sonunda evini satarak bir huzurevine yerleşti. Belki de sıranın kendisine geldiğini hissetmişti ve kimseye yük olmayı istemiyordu...

 

Foto Fatoş, huzurevine yerleştikten birkaç ay sonra 72 yaşında, geride çektiği birbirinden güzel fotoğraf ve anılar bırakarak hayata veda etti...

 

(Kuzeyde Tütün mektup:2)

http://www.kuzeydetutun.net/section.asp?sid=5&pid=33


Tarih: 00:05, 8/8/2006 Kategori: Alacam
Yorum (2) | Yorum yaz | Bağlantı

Sertifikalı Doğal Karpuz


Reklamın İyisi Olur

Yerli Malı.Yurdun Malı.Herkes Onu Kullanmalı


Bafra-Sinop Karayolu 13. Km Alaçam/Samsun/Türkiye

 

aypi55@mynet.com

http://aypi.tripod.com/

 


KARPUZ TARIMI

Karpuz tek yıllık bir bitki olup kolları toprak yüzeyinde 3-4 m kadar uzayabilir. Susuz tarım şartlarında kökler oldukça derine insedesulu tarım şartlarında saçak kökler daha çok 40-50 cm derinlikte yoğunlaşır. İri top şeklindeki meyveleri ise tatlı ve suludur. Karpuz tarımı, dünyada ve ülkemizde oldukça geniş bir alana yayılmıştır. Dünya karpuz üretiminin %20’si Türkiye’de yapılmaktadır. İklim isteği Karpuz, sıcak ve ılıman iklimde yetişir. Soğuklardan çok etkilendiği için yetişme devresinde don tehlikesi olmamalıdır. Tohum ekiminde toprak sıcaklığı 12 ° C ’nin üzerinde olmalıdır. Nem oranı fazla olan yerlerde hastalıklar görülebilir. Toprak İsteği Karpuz yetiştirmek için derin, geçirgen su tutma kapasitesi yüksek kumlutınlı veya tınlı kumlu topraklar seçilmelidir. Ağır killi topraklar ve hafif topraklarda çok iyi bir gübreleme ile karpuz yetiştirilebilir. Drenajın yetersiz olduğu ve tabansuyu seviyesinin 1 m’nin altında bulunduğu yerlerde başarı sağlanamaz.

 

Yetiştirme tekniği

Ekim Nöbeti Antraknoz ,Fusarium ve mildiyö hastalığının görüldüğü tarım alanlarında en az üç yıl ekim nöbeti uygulanmalıdır.

 

Toprak Hazırlığı

Karpuz yetiştiriciliğinde toprak hazırlığına sonbaharda ilk yağışlardan sonra başlanmalıdır. İlk yağışlardan sonra toprak tavda iken derin sürüm yapılmalıdır. Eğer yağışlar gecikirse yağışları beklemeden derin sürüm yapılabilir. Derin sürümün arkasından kesekleri parçalamak için kültüvatör veya diskharrow ile ikileme yapılır. İkinci toprak işleme dönemi ise Şubat - Mart ayları olup uygun toprak tavında kültüvatör ile toprak işlenerek arazi ekim ve dikime hazır hale getirilir. Ekimden önce tarlada otlanma görülürse tekrar kültüvatör ile toprak işlemesi yapılabilir.

 

Ekim veya Dikim

 

Ekim

Karpuz yetiştirilecek arazide ekimden önce sıra arası 2 m olacak şekilde karık pulluğu ile karıklar çekilmeli ve Bu karıkların kenarına tek taraflı olarak ve sıra üzeri 75 cm olacak ocaklara ekim yapılmalıdır. Her ocağa 2-3 adet tohum bırakılıp Tohumların üzeri 5-6 cm toprakla örtülerek hafifçe bastırılmalıdır. Genelde araziye ekim ilkbaharın ortalarında yapılmaktadır. Çıkıştan sonra ocakta fidelerden uygun olan iki adedi bırakılır. Daha sonra bir adet bitki bırakılır.

 

Fide Yetiştirerek Dikim

Karpuz tarımında erkencilik için fide ile yetiştiricilik yapılabilir. Bunun için 10x13 cm ebadındaki altı delinmiş plastik torbalar kullanılır. Bu torbalar iyi karıştırılmış harç ile doldurulur. Harç yapmak için hacim olarak 1 ölçü bahçe toprağı1 ölçü iyi yanmış ahır gübresi ve 1 ölçü kum iyice karıştırılır. İlkbaharda Harç dolu torbalara karpuz tohumları 4-5 cm derinliğe ekilir. Her torbaya tohumun kalitesine göre 1-2 adet tohum bırakılır. Bu torbalar süzgeçli kovalarla sulanarak seralar veya yüksek tünellere konur. Torbalarda yetişen fidelerde yabancı ot temizliği yapılıp sulaması yapılır. Normal şartlarda fideler 30-45 gün içinde dikime hazır hale gelir.

 

Dikime hazır hale gelen fideler alınıp 2 m sıra arası ve 75 cm sıra üzeri olacak şekilde daha önceden kültüvatör ile sürülmüş ve karık pulluğu ile karıkları açılmış olan tarlaya dikilir. Plastik torbalardan fideler çıkarılırken fide toprağının dağılmamasına özen gösterilmeli ve dikimden sonra mutlaka can suyu verilmelidir.

 

Gübreleme

İyi bir karpuz yetiştiriciliği için gübreleme gereklidir. Sonbaharda derin sürümden sonra 3-4 ton/da ahır gübresi atılarak kültüvatörle karıştırılmalıdır. Kimyasal gübre olarak da 15-18 kg/da N ve 10 kg/da P2O5 verilmelidir. Fosforlu gübrenin tamamı ve azotlu gübrenin 1/3’ü ekim veya dikimden önce atılarak kültüvatörle karıştırılmalıdır. Azotlu gübrenin 1/3’ü çiçeklenme devresinde 1/3’ü ise meyveler 5-65 cm çapında olduğunda verilmelidir.

 

Sulama

Verimin yüksek ve kaliteli olması için bitkikök bölgesinde yeterli nemin bulundurulması gerekir bu nedenle karpuz yetiştiriciliğinde sulama yapılmalıdır. Karpuz fideleri tarlaya şaşırtıldıktan sonra iyi bir can suyu verilirse bitkiler uzun süre sulamaya ihtiyaç duymadan gelişme gösterirler. Fideler küçükken fazla sulama yapılırsa gelişmeyi olumsuz yönde etkiler. Meyve oluşum dönemine kadar mümkün olduğu kadar az sulama yapmak gerekir. Meyve büyüklüğü 5-6 cm olduktan sonra normal sulamalar yapılmalıdır. Bu devreden itibaren 15 günde bir sulama yapılmalıdır. Sulamalarda 0-90 cm toprak derinliği tarla kapasitesine getirilmelidir. Verimden azaldığında sulama kesilmelidir.

 

Bakım

Karpuz tüplerden başlayarak bakıma ihtiyaç duyar. Tüplerde yabancı ot temizliği gereklidir.Fideler tarlaya şaşırtıldıktan sonra yapılacak olan birinci ve ikinci sulamadan sonra çapalama yapılmalı ve yabancı otlar temizlenmelidir. Bitkilerin kolları geliştikten sonra çapa işleri yapılmamalıdır.

 

HASAT, HARMAN VE DEPOLANMASI

Karpuz hasadı meyve sapına bağlı bulunan kulakçıklar kuruduğunda, meyve sapı inceldiğinde ve meyve kabuğu olgunluk parlaklığına ulaştığında elle yapılmalıdır. Karpuzlar hasat, depolama ve taşıma sırasında zedelenmemelidir.

 

Depolama üst üste fazla konmamalı ve depolarda fazla bekletilmeden kısa sürede pazara sunulmalıdır.

 

Gerekli kültür önlemler alındığında karpuzdan sulu şartlarda 5.000- 6.000 kg/da verim alınabilmektedir.

http://www.bahce.biz/bitki/meyve/karpuz.htm

 


Tarih: 18:44, 7/8/2006 Kategori: Alacam
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Alaçam'dan Mektup Var.


Hasan SANCAK  /Noter Onaylı Ruya  

"Sözüm öğretmenin emeğini çalan, hakkını gasbeden ve vermeyen şirketleredir. Lütfen aşağıdaki yazılarımı iyi okuduktan sonra söylemek istediklerinizi ondan sonra söyleyiniz. Sizden emekli bir öğretmen olarak ilgi ve destek bekliyorum. "


"Paranın kölesi olanlar açıklamalarımı lüffen okumasınlar.

 

Ben, sadece şiir kitaplarımı çıkartmanın ve alternatif reklâm senaryolarımı kamuoyuna duyurmanın mücadelesini veriyorum. Beni aranıza aldığınız için teşekkür ediyorum. Blog’daki bütün arkadaşlarıma en derin saygı ve sevgilerimi sunar, bütün ailesiyle birlikte huzurlu bir hayat sürmelerini dilerim.

     

Bu yazımı size, Orta Karadeniz Bölgesi’nin en şirin ilçelerinden biri olan, yeşille mavinin kucaklaştığı turistik Samsun’un Alaçam İlçesinden yazıyorum. Adım Soyadım Hasan Sancak’tır. 50 yaşındayım. Nagehan (21) isminde bir kız, Alp Cihan (18) ve Boğaç Han (16) isminde de iki tane erkek çocuk sahibiyim. O’ dur, Onlar Analarımız, Benim Annem Melekti isimli üç tane şiir kitabım vardır. Bu kitaplarımla birlikte basıma hazır 40 tane şiir kitabım ve 4000 tane şiirim okuyucularla buluşmayı bekliyor.

            

1 Aralık 2000’de gördüğü rüyayı Notere onaylatan dünyadaki ilk kişiyim. Şimdiye kadar şiir kitaplarım, NOTER ONAYLI RÜYALARIM, Notere onaylattığım  “Televizyonlar İçin 300’e yakın İlginç Yarışma ve reklâm senaryolarım ile kamuoyunun gündemine geldim. Notere onaylattığım 20 tane reklâm senaryom ile birlikte, yazmış olduğum 400 tane alternatif reklâm senaryom bulunmaktadır. Bu reklâm senaryolarımın 40 tanesi rüyadır. Notere onaylanan 8 tane rüya reklâmım vardır. Bu rüya reklâm senaryolarımdan 3 tanesi ismi geçen dört tane büyük şirket tarafından, benden izin alınmadan, dünyada ve Türkiye’de ulusal televizyonların reklâm kuşaklarında gösterilmiştir. Bunları RÜYALARIMI GERİ VERİN kitabımda da okuyucularla buluşturacağım.

      

Yazdığım ve Notere onaylattığım ilginç bir rüya reklâmım benden izin alınmadan Haziran-Temmuz 2004’te bir kot firması (MAVİ JEANS), Nisan 2005’te de dünyada sadece kendime ait olan NOTER ONAYLI RÜYA’m Coca Cola, Ocak 2006 yılının ilk haftasından itibaren de bir Cep Operatörü (TURKCELL), aynı NOTER ONAYLI RÜYA’ mdan  esinlenerek oynatmışlardır. BLENDAX’IN ALOE VERA ÖZLÜ NEMLENDİRİCİ ŞAMPUANI 15.02.2006 tarihinden itibaren de başka bir NOTER ONAYLI KÂBUS YATAK REKLÂM SENARYOMDAN esinlenerek reklâm senaryomu oynatmıştır. Kot, İçecek, Cep Operatörü VE ŞAMPUAN FİRMASINI rüya reklâm senaryolarımı BENDEN İZİNSİZ kullandıkları için protesto ediyorum." Hasan Sancak

 

Not: 22.09.2006 Cuma günü Samsun 3 Asliye Hukuk Mahkemesi Duruşma Salonunda Coca Cola‘yla mahkemesi olacaktır.

 

 

http://www.blogcu.com/noteronayliruya/837713/

 

 

 

 


Tarih: 09:22, 3/8/2006 Kategori: Alacam
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Alaçam'lılara Çağrı


 

 


Aşağıda Alaçam’lılara yapılan bir ÇAĞRI bulunmaktadır. Bu ÇAĞRI, Alaçam için gayret gösteren ALAÇAM’ lıların  yaptıklarının kalıcı olmasını amaçlamaktadır. Sizin de bütün ALAÇAM’ lılara bu “ÇAĞRI” yı yapacağınız düşüncesiyle saygılar sunuyorum.


ALAÇAMLILARA ÇAĞRI

Alaçam’lı olup halen Alaçam’da yaşayan, Alaçamlı olup şu veya bu sebepten Alaçam dışında olanlar veya Alaçamlı olamadığı halde görevi gereği Alaçam’da yaşayanlar bu çağrım size!

Gelin Alaçam’ın geleceğine sahip çıkalım.

Alaçam’dan göçü durduralım!

Alaçam’da işsizliği en alt düzeye indirelim.

Alaçam’da yaşayan hemşerilerimizin yaşam standardını yükseltelim!

Alaçam’da fabrika yok!

Alaçam’dan maden de çıkmıyor!

Zeytin, pamuk, fındık, çay gibi sanayi ürünü de yetişmiyor!

Evet, bütün bunları biliyorum! Buna rağmen Alaçam’ın geleceğini değiştirebiliriz. Yeter ki bunun gerekliliğine inanalım. Bu bizim kaçınılmaz görevimizdir.

 

Bunun için: İlçemizde hal ve herhangi bir ürün borsası yok. Bu hal veya ürün borsasının yerini tutacak (500 ortaklı,  her biri 1.000 Tl  ortaklık payı vererek, -Ki ben her an hazırım.-) bir kurum oluşturalım. Bu kurum (Adı önemli değil kooperatif, ltd, AŞ.) öncelikle büyük şehirlerdeki mağazalar zincirleriyle (BİM, TANSAŞ, MİGROS, KİLER, METRO, CARFUR vb) ile temasa geçip onların pazarlayabilecekleri tüketim mallarını tespit edip, daha sonra bunları Alaçam’da ve köylerinde yetiştirilmesini sağlayalım..

 

Bunun örnekleri mevcuttur. (Reis Gıda,  fasulye, nohut, ve pirinci Kastamonu yöresinden temin etmekte, bunu REİS markasıyla bütün ülkeye dağıtmaktadır.) Böyle bir girişim sonunda bütün dağ köylerinde (Benim köyüm Aşağıkoçlu dahil) yeşil ve kırmızı mercimek, nohut, Uluçay’ın ve  Yenice çayının vadisinde kurulu köylerde ve ova köylerinde (Etyemez’den Toplu’ya, Gökçeboğaz’dan  Habilli’ye kadar bütün köylerde) her türlü sebze üretimi artacaktır. 

 

Bunun yanı sıra Kadıköy’de, Killik’te,  Kışlakonak’ta  Sancar’daki harman eriği, dağ köylerindeki koyun ve keçi sütü peynir, lor, kaşar peyniri (hatta ayran)olarak pazarlanılabilir.

 

Denilebilir ki buralarda zaten bu ürünler yetiştiriliyor. Ben zannetmiyorum. Yetiştirilse bile sadece kendi ihtiyaçlarını gidermek amacıyla yetiştiriliyor.

 

Köylülerimiz buralarda yetiştirilecek ürünlerinin gerçek fiyatı üzerinden pazarlayabileceklerini bilseler çok daha fazlasını üretirler.

 

Böylece Alaçam’daki bütün köylülerin satacak bir ürünü olacaktır.

 

Bunlar gerçekleştiğinde bu ürünlerin üretilmesi, paketlenmesi,  pazarlaması ve tüketim merkezlerine ulaştırılması Alaçam’da işsizliği en alt düzeye çekecektir. Herkesin yapacak işi satacak ürünü olacaktır.

 

Şimdiki geliri biraz tütün, biraz pirinç, yok denilecek kadar da buğday olan Alaçam’ın satacağı ürün (Kırmızı lahanadan, turpa, maruldan yeşil soğana, pirinçten, mercimeğe kadar)  çeşidi artacaktır. Köylünün (Üreticinin) eline geçen para refah seviyesini yükseltirken, esnafın eline geçecektir.

 

Bu ÇAĞRI sesimizi diğer Alaçamlılara daha güçlü duyuracağı düşünülerek alaçam55 adlı internet sitesinde yayınlanmış, başta Alaçam Kaymakamı, Sayın Mustafa MASATLI’ya, Belediye Başkanı Sayın Fırat Anarat’a, idare amirlerine, siyasi parti ilçe başkanlıklarına, mahalle ve köy muhtarlıklarına, ilçe ve köylerdeki eğitim kurumlarının müdürlerine, sivil toplum örgütlerine,  (Esnaf odaları, kooperatifler vb.) Kızılay, THK başkanlıklarına ve Alaçamspor Kulübü başkanlığına özel olarak postalanmıştır.

 

Şimdi, bütün Alaçamlı'lara düşen, yukarıdaki düşünceleri daha da sistemli hale getirip bir an önce -kimse kimseden davet beklemeden- uygulamaya koymaktır.

 

Ahmet ARSLAN

Em.İlköğ. Müfettişi 

 

http://www.alacam-meb.gov.tr/zdefteri/mesajoku.asp?syf=6

 


Tarih: 16:10, 18/7/2006 Kategori: Alacam
Yorum (2) | Yorum yaz | Bağlantı

<- | Sonraki Sayfa ->