Geçmişten Geleceğe SAMSUN
Bu Sitede Ara

Hakkımda

İlimiz Samsun ile alakalı her şey; tarih, kültür, edebiyat, siyaset, magazin...




Samsun
Kent Kültürü Dergisi
Arşivi



wowturkey.com
Samsun Fotoğraf Arşivi
Ziyaret Ediniz



Bağlantılarım

* Ana Sayfa
* Profilim
* Arşiv


Kategoriler


LİNK

samsun01
samsun02
samsun03
samsun04
samsun05
samsun07
samsun09
Kent Kültürü



Yakakent ve Alaçam Memleket Mektupları

Kadınların özel tarihine dair...


Cumhuriyet’in ilk yıllarında, ‘Batılılaşmış kadın’ tipinin oluşumu için çok ciddi çabalar gösterilmişti. Cumhuriyet Bayramı balolarına, Ankara’da ve diğer illerde, devlet memurlarının eşleriyle birlikte katılmaları şarttı. Samsun’daki baloya eşini getirmeyen belediye başkanı, daha sofradan kalkmadan görevinden alındı. Lord Kinross dahil dönemi yazan tarihçiler, ‘yeni kadın’ tipini oluşturmakta, o baloların büyük rol oynadığına dikkat çekerler...


Yaz başlangıcında, Almanya’nın Berlin kentinde düzenlenen, Türkiye eksenli, bir dizi etkinliğe katıldım. Murat Belge vardı, Ali Bulaç ve Mehmet Altan da... Onların çeşitli panellerdeki katkıları ilgiyle izlendi. Çağrılılar arasında, üniversite mensubu iki bayan konuşmacı da bulunuyordu ve onlara ayrılan konu başlığından, doçent unvanlı bayanların ‘feminist’ kimlikleri sebebiyle dâvet edildikleri anlaşılıyordu. Orada öğrendim: Meğer ülkemizde de o bayanların öncülük ettiği bir ‘feminist akım’ varmış...

 

Tamamen habersiz olduğumu söyleyemem, ‘feministlerimizin’ adlarına çeşitli kadın ve sanat dergilerinde rastlayıp duruyorum. Son zamanlarda bayağı faaller. ‘Kadın eserleri kütüphanesi’ genel başlığı altında kitaplar da yayınlıyorlar. Yayınladıkları eserleri yakından izliyorum; tarihe merakları, onları, dışarıdan ithal önyargılardan uzaklaştırabilir diye de umuyorum. Çünkü, bizim tarihimizde, bugünlerde belli çevrelerin tezviratıyla kafalarda canlanan türden olaylar yok; zihni açık olanlar için, ibret alınacak gerçekler ise pek çok...

 

HAREM MEKTEPTI

Kanuni Sultan Süleyman’ın onuruna Macaristan’ın Zigetvar kentinde inşa edilen anıt, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in katıldığı bir törenle açıldı. Olayın özelliği sebebiyle, Cumhurbaşkanı Demirel, geziye tarihçi ve fikir adamlarını da çağırmıştı. Yıllarca ABD’de Osmanlı Tarihi okutmuş Prof. Halil Inalcık ve tarihi geniş yığınlara sevdirme başarısının sahibi Yılmaz Öztuna ile sohbet imkânımız oldu gezi boyunca. Prof. Inalcık, Osmanlı’daki ‘harem’ kurumunun yanlış bilindiğini anlattı; sıradan hanımlarımızın bile ticaret yaptıklarına işaret etti. ‘Harem’in sarayın mektebi olduğunu, sonradan, Aktüel dergisinde yazdı da; ama dergi, o yazıyı da, Şarkiyatçı gözüyle Harem kanaatini destekleyen resimler ekleyerek yayınladı...

 

Gabriel Baer, ölünceye kadar, Israil’deki Ibrani Üniversitesi’nde tarih profesörüydü. Osmanlı Devleti ile yakından ilgiliydi ve bir çok Musevi ilimadamına bizim tarihimizle ilgili lisansüstü çalışmalar yaptırdı. Israil için, Osmanlı, önemli bir konu; çünkü üzerinde kurulduğu topraklarda etkisi hâlâ hissedilen bir ‘hukuk devleti’ idi Osmanlı... Filistin’deki tapu kayıtları, vakıf sicilleri hep Osmanlı’dan kalma... Dahası, Filistinli Araplar için geçerli olan ‘medeni hukuk’ da Osmanlı’nın ‘Mecelle’si bugün...

 

Doktorasını Prof. Baer’in yanında yapmış iki ayrı Israilli bilimadamının araştırmaları epey gözaçıcı. Kayseri ve Bursa’nın şeriyye sicilleri, bu iki kentteki iş hayatının neredeyse yarısının hanımların elinde olduğunu gösteriyor... Ne zaman? Daha 16. yüzyılda... Avrupa’da kadına meta muamelesi yapılır, saraylarda tavus kuşu muamelesi görür, köy ve kasabalarda ağır işçi olarak çalıştırılırken, Osmanlı kadını, erkeğiyle eşit olarak, ticari hayatın içindeydi. Bursa’daki ipek atölyelerinin çoğunu kadınlar yönetiyormuş o zamanlar... Bizde kadının statü kaybı, garip ama doğru, Batılılaşmayla birlikte başladı.

 

KAN ÇEKER

Bu yüzyılın başında Lübnan’dayız. Lübnan henüz Osmanlı toprağıdır ve kısa bir süre sonra düşman işgali altına düşecektir... Oradaki Osmanlı görevlilerinin çocukları yerel okullara gönderilirler. Babası sebebiyle Beyrut’ta bulunan küçük Münevver (çok sonra Sadullah Paşa’nın oğlu Nusret Bey ile evlenip Ayaşlı soyadını alacaktır) Alman Mektebi’ne gitmektedir... Bir süre sonra Istanbul’dan yeni bir hocahanım gelir ve Fransız Mektebi’nin idareciliğine getirilir. Osmanlı memurların çocukları —biraz da baskıyla— oraya kaydırılır...

 

Münevver Ayaşlı’nın o döneme ait anılarını okurken, kadınların hayatın içinde bulunmalarını hiç yadırgamadığını görürsünüz. Onun esas kınadığı, Osmanlı’nın son, Cumhuriyet’in ilk döneminde bolca bulunan ‘asalak’ kadın tipidir. Istanbul’dan Osmanlı çocuklarını eğitsin diye gönderilen idareci hocahanım, ‘dönme’ bilinen Edip Bey’in kızıdır: Sonradan matematikçi Salih Zeki Bey ve ondan ayrılıp Prof. Adnan Adıvar ile evlenecek ve romanlarıyla ünlenecek olan Halide Edib...

 

Küçük Münevver’in “Bir biblik güzeli” veya “Ahd—i Atik’te geçen Musevi güzellerine benzeyen” diye övdüğü Halide Hanım’a kızmasının sebebi de, sıkı disiplinli Alman Mektebi’nden zorla çıkarttığı öğrencilerin vaktini boşa geçirtmesidir... Nasıl kızmasın, temel bilgiler aktarımında tembel olan Halide Edib Hanım, ‘ırki’ bağının fevkalâde bilinciyle, yılsonu müsameresi için Ahd—i Atik’te geçen bir konuda operet yazmayı ve Vedia Sabra’ya besteletmeyi becermiştir... Sonra, ‘tiyatro’ formunda yayınlanan ‘Kenan Çobanları’...

 

SEDAT SIMAVI’NIN ‘KATKILARI’

O dönem, tarihimizin en ilginç günlerine sahne olmuştur. Kadınlar için hazırlanan mecmualar birbiri ardına çıkartılır. Sedat Simavi’nin ‘Inci’ (1919—1922) ve ‘Yeni Inci’ (1922—23) dergileri ‘Batılılaşmış kadın’ tipini ‘özenilecek bir tip’ olarak gündemde tutar. Hürriyet’in kurucusu, o gençlik günlerinde kadınlarla yakından ilgilidir ve Inci ile Yeni Inci arasındaki boşlukta bile yine bir kadın dergisi olan ‘Hanım’ı yayınlar...

 

Günümüzün ‘ünlü feministi’ Duygu Asena 1970’li yılların eseri değildir; ‘Kadının Adı Yok’ yazarı, gazeteciliğe, Sedat Simavi’nin kurduğu Hürriyet gazetesinde ‘Şirin Diyor ki’ başlığı altında yazdığı yazılarla girmiştir...

 

Cumhuriyet’in ilk yıllarında, ‘Batılılaşmış kadın’ tipinin oluşumu için çok ciddi çabalar gösterilmişti. Cumhuriyet Bayramı balolarına, Ankara’da ve diğer illerde, devlet memurlarının eşleriyle birlikte katılmaları şarttı. Samsun’daki baloya eşini getirmeyen belediye başkanı, daha sofradan kalkmadan görevinden alındı. Lord Kinross dahil dönemi yazan tarihçiler, ‘yeni kadın’ tipini oluşturmakta, o baloların büyük rol oynadığına dikkat çekerler...

 

Bugün her basın grubunun dergileri de var. Hürriyet’in Tempo’su ile Sabah’ın Aktüel’i bu iki grubun bayrak dergileri. Her ikisinin de özelliği, çıktıkları ilk günden itibaren, vesileli—vesilesiz, kapaklarında hep bir ‘kadın’ fotoğrafı yayınlamalarıdır... Siyasi ağırlıklı dergide kadın fotoğrafının işi ne? Tempo, geçenlerde, neredeyse “Bu, bir devrim” çığlığıyla duyurduğu tek sayılık bir istisna yaptı ve kapağına ilk kez bir erkek fotoğrafı bastı...

 

Sedat Simavi’nin Cumhuriyet’in ilk yıllarında çıkardığı bir dergi daha var: Resimli Ay... Yayımı yıllarca süren ‘sanat’ ağırlıklı derginin özelliğine, eleştirmen Ahmet Oktay şöyle değiniyor: “Resimli Ay’ın hemen her sayısının kapağını bir kadın fotoğrafı süslüyor ve sinema oyuncularının (örneğin ‘sesli sinemanın en büyük yıldızı’ diye sunulan Dolores Del Rio’nun) yaşamları anlatılıyor, o günlerin de önde gelen konusu olan yıldızların aşklarına yer veriliyor...” Simavi’nin Resimli Ay’ının nisan 1929 tarihli sayısının kapağını da, yine Ahmet Oktay, şöyle yansıtıyor: “Fraklı bir erkeğin arkadan sarıldığı gözlerini ufuklara dikmiş bir kadın fotoğrafı...” (Türkiye’de Popüler Kültür, Yapı Kredi Yayınları, 1993, s. 62—63).

 

Bugünkü kadın dergilerine bakıldığında, “Nereden Nereye?” denilecek hiç bir şey yok... Bugünler, yaklaşık bu yüzyılın başlarında atılan tohumların sonucudur...

 

BUGÜNÜN ÇAĞDAŞ KADININA SUNULANLAR

Herbiri ne kadar basılıyor, kaç alıcısı var kimse bilmiyor; ama ülkemizde çok sayıda kadın dergisi çıkıyor bugün... Bir çoğu, başka ülkelerde hazırlanıp Türkiye’ye uydurulmuş, adı da içeriği de yerli olmayan yayınlar bunlar... Marie Claire, adına bakılırsa Fransız kökenli bir dergi, Türkiye’de Hürriyet tarafından yayımlanıyor... Harper’s Bazaar ve Cosmopolitan Amerikan kökenli iki dergi, ama ikisinin de yayıncısı yerli: Sabah Grubu’na ait Bir Numara Yayıncılık... Face de Sabah Dergi Grubu’na ait... Bu arada, Elele (Hürriyet), Kim (Milliyet), Vizyon (Sabah), Kadınca (Nokta) gibi Türkçe adlar taşıyan dergileri de unutmamak gerek...

 

Bu dergileri bayilerde sergilenmiş görenler, içlerinde neler olduğunu merak ediyorlardır, eminim... Araştırıcılar, bu dergiler, bilgi kırıntılarıyla dolu. Herbirinde, birden fazla ünlüyle yapılmış mülâkatlar yer alıyor. Tabii bu arada, kadınlar için ‘çok önemli’ olduğu düşünülerek, değişik ‘ilginç’ konular da sayfaları dolduruyor.

 

Bir fikir versin diye, hiçbir sansür uygulamadan, sadece yöneticilerinin adını verdiğim kadın dergilerinin aralık 1994 sayılarının kapak konularını sunuyorum:

 

Yöneticisi Duygu Asena olan: Babasına bak, oğlunu alma... Kadınların erkek savaşları... Ünlü erkekle aşk... Tanrıçalar kadınların içinde... Yöneticisi Esra Kazancıbaşı: Zayıflara kilo aldıran reçete... Bir erkeği baştan çıkarmanın yolları... Kadın maço olursa... Daha ateşli daha tutkulu, Yöneticisi Nuray Yavuzer: Erkekler ülkesine yolculuk... Patronunuza kendinizi göstermenin yolları... Burak Kut: ilâhlık ona yakışıyor... Kadınları ne uyarır... Yöneticisi Betül Bülay: Erkeklerde ortayaş krizi... Işyerinizde düşmanınızla başa çıkmanın en etkili yöntemleri... Olgunluk aşkta başarıyı garantiliyor... Yatak odası sırları... Yöneticisi Elif Dağdeviren: Aids, o sizi tanımadan siz onu tanıyın... Ve özel eki: Sevişmenin sırları...

 

Bu dergilerin yöneticileri, sık sık, dünya ve Türkiye sorunlarıyla ilgili de yazılar yazarlar. En çok korktukları konuyu da yazayım: Irtica... Biri, epey müddet önce, “Bu nasıl iş, anayasasında, ‘Devletin dini Islâmdır’ yazan ülkeye çağdaş denir mi?” diye yazmıştı, Türkiye’yi kastederek...

 

Berlin’deki Türkiye eksenli toplantıların ‘kadın’ konusuna ayrılanında, ülkemizde kadınların eğitim tarihine, bugünkü durumuna dair bilgileri dinleyen bir Alman profesörün tepkisi hâlâ kulaklarımda: “Peki ama, böyle bir ülkede feminizm niçin var?”

 

Cevabını ben vereyim: O dergileri çıkartabilmek ve hüneri paraya çevirebilmek için...

http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=21326


Tarih: 21:17, 29/12/2006 Kategori: koseyazilari
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Geleceğim Kadar Geçmişimi de İstiyorum

 


Samsun Arkeoloji Müzesi

 


Haberleri dinliyorum, kulaklarıma inanmam güç hatta olası değil, Samsun Arkeoloji ve Etnografya Müzesi´nde sergilenen ve bir örneği daha bulunmayan Osmanlı ve Selçuklulara ait beş yüz yıllık yedi eser, aşırı nemden çürümüş. Sonuç olarak da sergilenemez raporu verilmiş.


Yok bu olsa olsa bir kabustur, mümkün değil demek istiyorum ama hayır spiker hala konuşuyor karşımda. İl kültür müdürünün bu konuda yaptığı açıklama ise beni adeta koltuğa civiledi, aynen şöyle diyor: Karadeniz çok yağışlı ve nemli bir bölge. Bu mekan müze için elverişli değil. Fazla yağışlarda altyapı yetersizliği nedeniyle müzenin depoları su doluyor. Sergi salonlarının yüzde doksanı nem. 2002 yılında kilim, halı ve giysilerden oluşan yedi eserimiz uzmanlar tarafından incelenerek sergilenemez raporu aldı ve demirbaş listesinden çıkartıldı.

 

Müzenin deniz seviyesinden yüksek başka bir binaya taşınması gerekiyor. Bunun için Kültür ve Turizm Bakanlığı´na bir öneride bulunduk, henüz bir yanıt alamadık. Etnografik eserlerimiz sergilenmeye devam edecek olursa, çürüyen eser sayısı her geçen yıl ikiye katlanacak.

 

Yalnış anlamadınız deniz seviyesinde yapılan bir müze ve içinde nemden yok olan eserler!!!

 

Yıllarca bu topraklardan yurtdışına binlerce tarihi eser kaçırıldı. Doğdukları toprakların kalbinden sökülüp, ait olmadıkları topraklar üzerine sergilenmeye başlandı. Savaş sırasında Irak´tan kaçırılan eserler, bizi ne çok ilgilendirdi, ya Taliban tarafından yıkılan Budha heykeleri... Eline bilgisayarın klavyesini alan yazdı, yazdı hiç durmadan yazdı. Oysa yazan bu mekanik beyinler kendi ülkelerindeki talanı, yok olmayı bir türlü görmedi görmek istemedi, yazamadı...

 

Samsun´da bir arkeoloji ve etnografya müzesinde eserler nemden çürüyormuş kimin umurunda Allahın Samsun´u. Yedi eser çürümüş hala Kültür ve Turizm Bakanlığı´ndan taşınmak için haber bekleniyor! Sayın mekanik beyinlerimiz ise yeni Budha heykelleri bekliyor yazmak için, hareket etmek derseniz yok, toplumsal bir bilinç oluşmamış ki bir türlü.

 

Bir avuç insan bu toprakların nimetleri için yürekten mücadele ederken, bir kısmı sadece rahat koltukları, akıllı binaları içinde ahkam kesmekle yetiniyor, diğer kalan kısım ise günlük ekmeğinin derdinde, müzikten, spordan, sanattan onlara ne...

***

 

Geçen yıllarda arkeolog bir arkadaşım vardı Aslı adında, kendisiyle arkeoloji konusunda konuşmaktan o kadar çok zevk alırdım ki anlatamam. Başka bir meslekle uğraşıyordu, neden arkeoloji ile uğraşmadığını sorduğumda bana şunları söyledi: Üniversiteden sonra birkaç yıl arkeologluk yaptım, ama kazılarda genellikle hep yabancı ekipler çalışıyor bu yüzden de bizim iş yapma olanağımız yok denecek kadar az, bu yüzden istemeye istemeye de olsa vazgeçtim mesleğimden oysa hayalimdi bu benim.

 

Geçen hafta yine Ufuk diye bir arkadaşımla konuşuyordum annesi arkeologmuş emekli olmuş şu anda bir tur şirketinde turist rehberliği yapıyormuş, zaten hiç arkeologluk yapamamış sanat tarihi öğretmeni olarak okullarda ders vermiş, iş imkanı bulamamış hiç.

 

Söylenecek daha ne var bilmiyorum bildiğim bir şey var, ben geleceğim kadar geçmişimi ve bana ait olanları istiyorum...

http://www.hurriyet.com.tr/agora/article.asp?sid=4&aid=477

 

 


Tarih: 14:07, 26/12/2006 Kategori: koseyazilari
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Islak Kentin İnsanları


/Recep Yazgan

Kent Kültürü dergisi; ilk sayının heyecanı ve eksikleri ile birlikte yayın hayatına başladı. Baktıkça dergiye, unutmuş olduklarımızı görüyorum. Yer darlığı nedeniyle sıkışan yazıları ya da baskıya yetiştirirken tekrar elden geçirdiğimiz sayfaların yerlerinden oynayarak, değerli yazarımız Sıdık Akbayır’ın Yıldıray Çınar üzerine yaptığı çalışmanın eksik olarak sayfalara taşınması ve tabii Ahmet Ağabey’in yazısının yerinde olamaması..

 

Yapmaya çalıştığımız şeyin, şehir adına ortaya koymaya çalıştığımız potansiyelin önemi, umarım bunları ve göremediğimiz hatalarımızı telafi etmeye yeterli olur. İlk sayımızın editörü Ömer İdris Akdin’in geceli gündüzlü ortaya koyduğu performansı takdir ederken benim yazımı da kuşa çevirdiğini belirtmem gerekiyor.

 

Samsunlu Yazar Zerrin Koç’un kaleme aldığı “Islak Kentin İnsanları” isimli eser de eski Samsun hakkında önemli ipuçları veriyor. Editörümüzün sayfa tasarrufu inadı nedeniyle dergiye girmeyi başaramamış olan bu bölümleri sizlere sunmak istiyorum;

 

Yıl 1960

Elli dörtte temeli atılan deniz limanı hizmete açılmıştı. Ayrıca elli yedide yapılan hava limanının yanı sıra Samsun’u Ankara,  Trabzon ve Sinop illerine bağlayan karayolu çalışmaları tamamlanmıştı. Mayıs Devrimi’nin hemen sonrası… Kent halkının çoğunluğu suskun, kinli, öfkeli.  Devrim, bu çoğunluğun üstünde adeta şok etkisi yaratmış. Azınlığı oluşturan devrim yanlılarının canlı kıpırdanışları, Halk Partisi binasında geceli gündüzlü çaldırılan davul sesleri de olmasa, dışarıdan gelen biri kentin boşaltıldığını düşünebilir. Sokaklarda asker dolu cemseler dolaşırken, üç kişinin bir arada dolaşması yasaklanmıştı. Yıllar öncesine dayanan bu iki parti çekişmesi devrimlerle birlikte büsbütün hal almış. Halk haber bültenlerini, radyolarının içine girmişçesine dinliyor. Tutuklanmaları duyuran her anonsta çoğunluğun sinirleri yay gibi geriliyor. (230)

 

Yıl 1961, Güz

 “ Kentin doğu yöresini kaplayan mısır tarlalarındaki son ürün toplandıktan sonra ekim durdurulmuştu; toprak parsellenerek yerleşim alanını bu bölgeye yaymak amacıyla satışa çıkarılmıştı. Nüfusu elli bine ulaşan kent batıdan doğuya genişliyordu.  Söğütlü Bahçe’ye yapılan pazar gezintileri bitmiş, onun yerini inşaatlar almıştı. O günlerde kent halkı öğlen haberlerinde, eski Maliye ve  Dışişleri Bakanlarına verilen kararın infaz edildiğini öğrendi.” (236)

 

 Yıl 1986

 Doğu ve batı yöresiyle birleşen kentin güneyde tepelerin eteklerine değin yerleşimi yayılmış durumda. Geçmişe dair tek iz yaşamıyor artık. Bütün semtler, mahalleler alt üst olmuş. Bahçeler bozulmuş, deniz suyu zehirlenmiş, balıklar azalmış… Çoğalan binalar, inşaatlar, insanlar, araçlar, sesler..Uğultu, gürültü.. ‘Yalnız alıp verilir bir selam da kalmamış…

 

Kentin yerli aile sayısı, bir elin parmaklarını ya bulur ya da bulmaz. Eski yağmurlar da yok artık. Eski dondurucu kara kışlarda… Deniz, doldurula doldurula kentliden olabildiğince uzaklaşmış.

 

Samsun, sırtını denize dönüp oturan bir insan gibi.. Küskün, bağrı toz duman, gözü sisli.”

http://www.habergazetesi.com.tr/koseyazigoster.asp?kimlik=2419


Tarih: 21:59, 16/12/2006 Kategori: koseyazilari
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Betonlaşan Samsun


/Sefa Aralan  

Samsunluların yaşamına daha apartmanların girmediği bundan 45-50 yıl öncesinin güzel şehrini arar oldum. Bunu da her fırsatta yazdıklarımla ifade ettim okuyucularıma.

 

Çocukluk ve gençlik yıllarımızda Samsun'da apartman yok gibiydi. Bilinen tek apartman ise bugün hala ayakta duran parkın karşısındaki Kefeli Apartmanı'ydı. O da eski görkemli günlerini yitirmiş. İki yanında yükselen beton yığınlarının arasında sıkışıp kalmıştır. Aman, sakın bana dokunmayın dercesine...

 

Odunpazarı'ndaki Şişik Apartmanı ise Kefeli'den sonra yapılan Samsun’daki en yüksek ve gösterişli apartman idi. Bunun temelinin atıldığı günü dahi çok iyi hatırlıyorum. Belki de Samsun’un tek asansörlü binasıydı. İstanbul’dan gelen teknik elemanlar, Odunpazarı'ndaki kahvehanede zaman zaman otururlardı, çay içmek ve mola vermek için. Yapıldıktan sonra da ilk olarak mahallemizin çocuklarını bindirmişlerdi bu inip çıkan kabine. Bu benim de asansöre ilk binişimdi.

 

Apartmanın sahibi ise manifatura tüccarı olan Celal Şişik idi. 6 katlı binanın en üstüne çıktığında “Ha buradan paktuğumda havaalanını (eski) köreceğim” dediğini söylerdi o günkü dostları. Gerçekten de görünürdü eski havaalanı bu 6 katlı yapıdan.

 

1960 yılından itibaren Samsun'un o güzelim bahçeli 2-3 katlı evleri birer birer yıkılıp tarih olmaya başladı ekonomik sebeplerden dolayı. Yerlerine de koca koca beton yığınları dikildi devasa görünümlü..

 

O eski güzel evler artık çok az sayıda kaldı şehirde, onların da pek çoğu  kaderiyle başbaşa bırakıldılar sahipleri tarafından, yılkı atı misali..

   

Oturduğum apartmanın 6'ncı katından bakıyorum da şöyle etrafa, eskiden tarla olan Zeytinlik ve Toraman tepe civarında da hiç boş yer kalmamış, oralarda da yeni yeni beton yığınları yükselmiş o bakir topraklar üzerinde. Halbuki buralar bizim kuşağın bıldırcın avladığı en verimli tarlalarımızdı..

 

Yakın civarımıza bakıyorum dikkatlice, maalesef mahallemizde de 2 adet bina kalmış eskiyi anımsatan. Bunlardan biri Termeli Berk’lere ait çok geniş bahçeli ve artık kaderiyle başbaşa bırakılmış ümitsiz hasta misali, o da kendiliğinden yıkılacağı günü bekliyor.   

 

Hemen onun yanında ise bir zamanlar Mecidiye'nin en gözde tuhafiye mağazası sahibi olan Üç Kardeşler'e ait 3 katlı bina hala o eski günlerin tek temsilcisi olarak 'Ben buradayım' dercesine bütün ihtişamı ile karşımda bana bakıyor. İçinde oturan oğlu Dr. Necip Vildan Özüdoğru sayesinde konak görünümü ve bakımlı bahçesi, önündeki balkonuyla mahallemizin en güzel binası olarak gösteriyor kendini eski günleri hatırlasın meraklıları diye..   

 

Etrafımız hep 8-10 katlı apartmanlarla çevrilmiş, hele 100. Yıl Bulvarı ayrı bir rezalet görünüm sergiliyor bence. Bulvar kenarındaki beton yığınları şehrin içinde adeta bir Çin seddi oluşturmuş ve kenti ortadan ikiye ayırmış. Bu nedenle bu civarda ikamet edenler astımlı bir hasta gibi nefes alabilecek oksijen aramaktadırlar yaşamlarını sürdürebilmek için.

 

Yol  boyu hiç eksik olmayan gürültü, korna, acı fren sesleri insanların çilehanesi haline getirmiş curcuna misali bu övünç duyulan bulvarımızı..

    

Ben bunları devamlı izlemeye ve duymaya mahkum bir Samsunlu olarak o güzel görüntülü arnavut kaldırımlı taşlarla döşeli sokaklarda insanların rahatça yürüyebildikleri, kapkaçın, cinayetlerin, gaspların, kavgaların olmadığı, gece silah seslerinin duyulmadığı, saat 01.00'de, 02.00'de çöp kamyonlarının sessizliği bozan gümbürtülü çöp boşaltmalarda çıkardığı inanılmaz seslerin duyulmadığı bir şehirde yaşamak istiyorum.

 

Geçmiş yıllarda köylerden şehire gelenlerin atlarının taşlarda çıkardığı nal seslerini özlüyorum bu gürültülere karşılık.

 

Seyyar satıcıların sokak aralarında mallarını satarken ilginç seslenişlerini, arabam yanıyor diye simit ve tatlı maya satan vatandaşın sesini, nane şekercinin manili nane satışını, kış geceleri keten helva satarken kendine özgü seslenişini özlüyorum. Bütün bu koşturmaca ve sıkıntılı yaşamdan biraz uzaklaşmak için..

 

Şüphesiz ki bunlar artık mazide kaldı ama insan yine de o eski güzel günleri, herkesin birbirine saygılı olduğu beton yığınsız ve sakin şehri arıyor gayri ihtiyari. Ben daima o günlerin özlemiyle yaşıyorum bu kentte, kendimi avutmak için de olsa...

 

Esenlikler dileğiyle..  

http://www.habergazetesi.com.tr/koseyazigoster.asp?kimlik=2422

 

Celal Şişik

Merhaba,ben Celal Şişik'in torunuyum.Yazıyı dedemin ismini arattığımda buldum ve biraz önce dedem ile paylaştım ailece çok şaşırdık ve sevindik :) Ufak bir hatayı düzeltmek isterim. Apartman 6 katlı değil 9 katlı imiş. Şişik ailesi olarak yazdığınız yazı için teşekkür ederiz.

 

Yazan: Begüm  Tarih: 06:56 PM, 22/12/2006 




Tarih: 21:52, 16/12/2006 Kategori: koseyazilari
Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı

Doğu Karadeniz'de Rum Yerleşmesinin Niteliği...


DOĞU KARADENİZ’DE RUM YERLEŞMESİNİN NİTELİĞİ:

ÂYANLAR İLE RUM AHALİ ARASINDA ARAZİ ve EMLÂK ANLAŞMAZLIĞI ÖRNEĞİ

Doğu Karadeniz yöresinde, diğer bir kısım bölgelerde olduğu gibi gerek halk, gerekse bir kısım aydın kesiminde bulundukları şehir, kasaba veya köyün önceki sakinlerinin kimliği konusunda genellikle yanlış kanaatler mevcuttur. Söz konusu kasaba ve köylerin eski sakinlerinin Rumlar olduğu, bunların çoğunluğu teşkil ettiği, eski yapıların onlardan kaldığı, kendilerinin sonradan gelip buralara yerleştikleri sıklıkla belirtilir. Hatta tarihi gelişimden haberdar olmayan popüler yazarlar, kadim tarihi Yunanlı kolonicilerle başlatırlar. Yunanlılar’ın koloni kurmalarından önce bölgede yaşayan halklar yok farz edilir. Yahut ilkel, barbar, yaban olarak nitelendirilerek önemsiz gösterilir.


 /Ayhan YÜKSEL

Yapılan araştırmalara göre bölgeye ilk olarak M.Ö. III. bin ile II. bin yılları arasında “Gas/Kas” ve “Gud/Gutiler”, Kafkasya’dan Mosklar, Tibarenler, Marlar, M.Ö. 675 yılından itibaren Anadolu ve Azerbaycan’da ilk Bozkır-Kültürü’nü yaşayan Kimmerler yerleşmişlerdir. Sinop, Samsun, Giresun, Trabzon, Ordu ve Tirebolu şehirleri bu yüzyılda, M.Ö. 656’de kurulmuştur.

 

Doğu Karadeniz bölgesine Kimmerler’den sonra İskitler gelmiş ve bunların hakimiyetleri 28 yıl kadar sürmüştür. İskitler’in hakimiyetine Medler M.Ö. 606’da son vermiştir. Bölge M.Ö. 547 yılında Persler’in eline geçmiş, bu hakimiyet İskender’in M.Ö. 334 yılındaki doğu seferine kadar devam etmiştir. M.Ö. 400 yılında Doğu Karadeniz’de yaşayan kavimler Kolhlar, Driller, Mossinoikler, Halibler ve Tibarenler idi. Bu kavimlerin hiçbiri Yunan asıllı değildir.

 

Bölge, M.Ö. 312-280 tarihleri arasında İskender’in komutanları, M.Ö. 280-63 yılları arasında Pontus Devleti idaresinde bulunuyordu. M.Ö. 63-M.S. 395 yılları arasında Doğu Karadeniz Roma İmparatorluğu’nun, M.S. 394-1204 yılları arasında Bizanslılar’ın yönetimine girmiştir. Bu dönemdeki önemli hadiselerden birisi 530 yılında Bizanslılar tarafından bozguna uğratılan Bulgar Türkleri’nin bir bölümünün Trabzon havalisine yerleştirilmeleridir. Diğer bir hadise ise XII. yüzyılda 40.000 Kuman ailesinin Gürcistan’a inerek Hıristiyan olmaları ve buradan Doğu Karadeniz’e ve Doğu Anadolu’ya gelmeleridir.

 

1057’de Anadolu’ya sevk edilen Türkmen grupları Trabzon ve yöresini yağmalamışlardır. Trabzon’un Malazgirt zaferi sonunda fethedildiği şüphesizdir. Trabzon Türkler’in elinde üç yıldan fazla bir süre kalmış ve Rumlar şehri 1075 yılında geri almışlardır. XIII. yüzyılın sonlarından itibaren, bilhassa Çepni Türkmen gruplarının 1297’den itibaren bölgede kesif faaliyet gösterdikleri ve Giresun bölgesini tehdit ettikleri bilinmektedir. XIV. yüzyılın başlarında Giresun, Çepni Türkleri’nin akın faaliyetleri sırasında zaptedilmiştir.

 

1301’de İmparator II. Alexios Giresun’a gelip Kuşdoğan adlı Türkmen beyini yenilgiye uğratmıştır. 1341’de de Giresun, bir kez daha Türkmenler’in eline geçmiş, şehirlerin art bölgesi ve etrafı kalabalık Çepni gruplarının iskânına sahne olmuştur. Nitekim Kelkit vadisinden gelip Harşit ırmağı boylarına yerleşen Çepniler 1380’de sahile inmişlerdir. 1397 yılında Hacı Emir Oğulları Beyliği’nin lideri Süleyman Bey, Giresun kalesini fethetmiştir. 1404’de Giresun’dan geçen Katalan elçisi Clavijo, bu bölgelerin Türk beyi Hacı Emir adlı şahsın elinde bulunduğunu belirtir. Trabzon şehri fethedilince (15 Ağustos 1461) Trabzon imparatorluğuna tâbi Giresun’dan Hopa’ya kadar bütün yerleşim yerleri Osmanlılar’a katılmıştır. Fatih Trabzon seferine çıktığında Görele, Tirebolu ve Giresun kaleleri büyük bir ihtimalle imparatorun idaresinde idi. Buna karşılık Kürtün-Dereli-Giresun-Tirebolu-Eynesil arasındaki kırlık kesim de Çepni beylerinin elinde bulunuyordu. Çepniler’in hakim olduğu bölgelerde hiçbir Hıristiyan yerleşim birimi görülmemekteydi.

 

 XVII. yüzyıl sonlarında Rum nüfusunun azlığını bölgeyi 1681’de ziyaret eden Kudüs patriği Dositheos de dile getirmektedir. Dositheos: “... Amasra’da çok kiliseler var, ama hiç Hıristiyan yok... Korom ve Ordu ıssız... Giresun’da birkaç Hıristiyan var. Tirebolu’da öyle, Tirebolu kalesinde hiç Hıristiyan yok...” demektedir.

 

Stefanos Yerasimos, Pontus bölgesi olarak nitelendirdiği Trabzon, Gümüşhane, Lâzistan, Samsun (Canik) sancaklarını ihtiva eden Trabzon vilayetindeki Hıristiyanların büyük bir bölümünün Ortodoks olduğunu, ama o dönemde Ortodoksların Yunanlı olduklarının söylenemeyeceğini belirtir ve “... Ortodoks Hıristiyan nüfus, XIX. yüzyılın başında yeni bir canlanma sürecine giren kilise ile yeni burjuvazinin birlikte yürüttükleri çabaların etkisi altına girecek ve kökeni ne olursa olsun Anadolu’da yaşayan, Türkçe ya da Rumca konuşan bütün Ortodoks Hıristiyanlar gibi, Yunan ulusuna ait olma duygusunu benimsemeye başlayacaktır” diye yazar. Görüldüğü üzere yerli halkların ve kurulan devletlerin Yunanlılarla ilgisi yoktur.

 

Bölgede Rum nüfusun sayılarla tespitini ihtiva eden en son bilgiler XIV. yüzyılın ikinci yarısından itibaren yapılan nüfus sayımı ve yoklamalarından elde edilir.

 

XX. yüzyıl başına ait verilere bakıldığında bilhassa Giresun ve yöresinde, 1904 yılında merkez nahiyede 30321 kişi içinde 22001 Türk (% 72.56), 7081 Rum (% 23.35), 1239 Ermeni (% 4.09), Keşâb nahiyesinde 23930 kişi içinde 21644 Türk (% 90.45), 2286 Rum (% 9.55), Akköy (Bulancak) nahiyesinde 19640 kişi içinde 17201 Türk (% 87.59), 2358 Rum (% 12.00), 81 Ermeni (% 0.41), Piraziz nahiyesinde 11275 kişi içinde 8953 Türk (% 79.41), 2060 Rum (% 18.27), 262 Ermeni (% 2.32), Kırık nahiyesinde 4387 kişi içinde 3144 Türk (%71.67), 1243 Rum (% 28.33) olmak üzere Giresun kazasında toplam 89544 kişi içinde 72943 Türk (% 81.47), 15019 Rum (% 16.77), 1582 Ermeni (% 1.76); Tirebolu kazasında 48710 kişi içinde 40066 Türk (% 82.26), 7936 Rum (% 16.29), 708 Ermeni (% 1.45); Görele kazasında 35146 kişi içinde 34059 Türk (% 96.91), 876 Rum (% 2.49), 211 Ermeni (% 0.60) nüfus vardı.

 

Bu durum Yunan ve Ermeni nüfusunun başka bölgelerden gelmiş göçmenlerden ibaret olduğunu ortaya koymaktadır. Bu veriler XVI. yüzyıla ait tahrir kayıtlarıyla karşılaştırıldığında Rum nüfusun aradan geçen 300-400 yıl zarfında arttığı ve özellikle hiç ikâmet etmedikleri köylere yayıldıkları ortaya çıkar. XVI. yüzyılında sadece sahildeki şehirlerde ve kasabalarda az sayıdaki Rum/Hıristiyan nüfus, kır kesiminde hiç görülmemektedir. Ancak daha sonra sosyal ve iktisadî değişimler, bölgenin art alanındaki Rumların giderek denize bakan köy ve kasabalara yerleşmeye başlamalarına yol açmıştır. Tarihi belgelere göre XVIII. yüzyılda gayrimüslim nüfus önemi artan Gümüşhane madenleri dolayısıyla bu bölgedeki madenci köylerde toplanmışlardı. Daha sonra bunlar bozuk emniyet şartları ve baskılar sebebiyle 1736’da Akköy (Bulancak), Pazarsuyu, Piraziz, Ebulhayır (Gülyalı) kesimine dağılmışlardı. Bu madenci köyler halkının sahil kesimine inmeleri Gümüşhane madenlerinin XIX. yüzyılın ikinci yarısına doğru âtıl hale gelmesiyle olmuştur. Esasen bu madenci köyler halkı 1856 Islahat Fermanının getirdiği yeni haklar sayesinde gittikleri yerlerde derhal eski dinlerine dönmüşlerdir.

 

 Rumların gayrimüslim nüfus olarak sahile inmeleri ve orada köy teşkil etmelerine dair çarpıcı bir örnek eski hatıraların izlerinin henüz kaybolmadığı geçen yüzyılın başlarına aittir ve bu bakımdan oldukça önemlidir. Bu konu ayrıca yörenin önde gelen eşraf ile buralara yeni yerleşenler arasında çeşitli problemler olmuştur. Bu problemin mekanı Piraziz nahiyesine bağlı Demirci köyüdür. Bu köy, 1909-1910 yıllarında Piraziz’in önde gelen ailelerinden Gedik Alizâdeler ve Tir Alizâdeler ile Rumlar arasında olan arazi ve emlâk anlaşmazlığı nedeniyle dikkat çekmiştir.

 

 Anlaşmazlık hikâyesi şöyle gelişir: Rumlar, Gedik Alizâdeler’in ve Tir Ali-zâdeler’in sahip oldukları arazide müstecir, yani kiracı, maraba olarak bulunmakta, buna karşılık teamül gereği hasılattan mal sahiplerine pay vermektedirler. Ancak, bazı kişilerin de kışkırtmasıyla 1323 (1907) yılına kadar verdikleri payı 1324 (1908) yılında vermezler, 1325 (1909) yılında da hiçbir şekilde vermeyeceklerini söylerler, bunu “sûret-i serkeşâne ve tehdîdkârâne” bir şekilde ifade ederek hasılattan doğan payları almak için köye giden memurları silahla tehdit dahi ederler. Ayrıca kiracı olarak bulundukları arazileri sahiplenip arazi ve emlâklerinin kendilerinden alınarak Gedik Alizâde ailesine verilmek istendiğini, mekteplerinin jandarma kuvvetleri tarafından boşaltıldığını, mallarının ve paralarının zorla alındığını da iddia ederler. Bu iddialarını ve şikayetlerini içeren telgraflarını Panayot Panayi imzasıyla Trabzon’dan 28 Kanûn-ı evvel 1325’de (9 Ocak 1910) Dahiliye Nezaretine, Sadaret’e, Patrikhane’ye, 18 Nisan 1326’da (1 Mayıs 1910) Trabzon mebusu Kukuri Efendiye çekerler. Dahiliye Nezaretine, Sadaret’e ve Patrikhaneye yollanan telgraflarda “Aleyhimizde mahkeme i‘lâmı olmaksızın yüz elli hânemiz ahâlînin Gedik Ali-zâde ailesine resm ve harâc vermesi için bir onbaşı, üç jandarma ile başıbozuklar ve merkûman karyemizin mektebini zabt ve istilâ ettiler. Ahâlîyi tazyîk ve tehdîd ile cebren mal ve nakdîmizi gasb ediyorlar. Vilâyete geldim. Vilâyet şikâyetimizi dinlemiyorlar. Meşrûtiyyete, adâlete münâfî işitilmemiş mağdûriyyet-i mâ‘rûzâya dûçâr oluyoruz. Bunlardan tahlîsimizi istirhâm ediyoruz” derler. Piraziz nahiyesinin, Giresun kaymakamlığının ve Trabzon İdare Meclisinin bu iddialara karşılık verdikleri cevaplar, bu bilgilerin doğru olmadığı, Rum ahalinin bu köye sonradan gelmiş bulundukları yönündedir. Nitekim Piraziz nahiye müdürünün Demirci köyü papası, muhtarı ve ihtiyar heyetine ve ileri gelenlerine hitaben yazdığı 3 Kanûn-ı evvel 1325 (16 Aralık 1909) tarihli yazısından Rum ahalinin Gedik Ali-zâdeler’in tapulu olan arazi ve emlâklerinde kiracı olarak bulundukları anlaşılmaktadır. Nahiye müdürü yazısında Rumlara bu durumu hatırlatarak verilmeyen iki senelik kiranın mal sahiplerine bir hafta içinde verilmesini, aksi halde kanunî işlem yapılacağını da ifade etmektedir. Piraziz nahiye müdürünün yazısı şöyle idi:

 

 “Gedik Ali-zâdeler’le karyeniz ahâlîleri beyninde münâzi‘ün-fîh olan emlâk ve arâzî mes’elesine dâir şimdiye kadar cereyân eden muhâberât neticesinde Gedik Ali-zâdeler’in tapu senedâtı dâhilinde olup arâzî-yi mezkûrede meskûn bulunduğunuz arâzîde müste’cir bulunduğunuz anlaşılmış olduğundan Gedik Ali-zâdeler’le iki seneden berü ahâlîniz tarafından henüz verilmeyen iki senelik icârların idâreten tahsîl ve mal sahiblerine teslîmi ve dâiye-i tagallüb ve tahakküm ile cebr ve şiddeti izhâr ve hükûmetin icrâatına muhâlefet edenler olur ise hemân der-destleriyle haklarında muâ’mele-i kanûniye icrâ olunmak üzere cem’iyet-i adliyeye teslîm edilmesi şeref-varid olan emirnâmede irâde buyrulmuşdur. Ve son tezkîrede iki seneden berü henüz mal sahiblerine vermediğiniz icârları nihayet bir haftaya kadar mal sahiblerine i‘tâ etmenizi beyân ve aksi halinde şeref-vurûd eden emirnâme-i âlî vechile hakkınızda mu‘amele-i kanûniye ifâ kılınmak üzre icâbı icrâ kılınacağından mağdûriyyet ve mes’uliyyetinizi mûcib olacağından bu gibi ahvâllere meydân kalmamak içün icârat-ı mezkûrelerin bir haftaya kadar sahib-i mülke i‘tâ ve te’minle keyfiyyetin seri’ân iş‘ârı ve makam-ı âli-i kaim-makamiye cevâb verilmek üzere bu bâbda yapdığınız ve icârı verdiğinize dâir cevâb vermenizi ehemmiyetle ihtâr eylerim. İşbu tezkirenin karyenize vâsıl olduğuna dâir dahi cevâb verilmesi matlub-ı kat’îdir”.

 

Konu, Adliye ve Mezâhib Nezâreti’nin talimatı üzerine (4 Nisan 1326/17 Nisan 1910) Giresun kaymakamlığınca da araştırıldı ve bir yazı ile Trabzon valiliğine bildirildi (22 Nisan 1326/5 Mayıs 1910). Bu tahkikata göre Rumlar tarafından çekilen telgraflarda bahsedilen hususlar gerçek değildi. Rumlar köye Gedik Alizâdeler ve Tir Alizâdeler'in eskiden beri sahip oldukları bahçe ve tarlalarda marabacılık yapmaları için getirilmiş ve iskan ettirilmişti. Köye jandarma gönderilmediği gibi Rumların mektebinden ne öğretmen, ne de öğrenciler zorla çıkarılmıştı. Bütün bu iddialar arazi ve emlâk sahipleri olan Gedik Alizâdeler’in payını vermemek, haklarını gasp etmek için Rumlar’ın söyledikleri yalanlarından ibaretti. Böylelikle olayı siyasî gayelerine alet edebileceklerdi. Yazıda bunlar ve diğer hususlar şöyle dile getirilir:

 

“...Tir Ali ve Gedik Ali-zâdeler’in eben an cedd Piraziz nâhiyesine merbût Temürci karyesinde bâ-tapu mutasarrıf oldukları bahçe ve tarla ve sâirelerinde marabacılık sûretiyle tavattun ve iskân etdirilmiş olan Rum ahâlîsi taraflarından meşrûtiyyet idâresinin i‘lânını müteâkıb zikr olunan bahçe ve tarla ve sâireyi zabt-ı kıyâm ve öteden berü vere gelmekde oldukları icârlarını vermekden imtinâ‘ ile bir mesele-i müşkile hudûsuna sebebiyyet verdiklerinden dolayı mûmâ-ileyhümâ taraflarından vukû‘u bulan iddia üzerine mahallince me’mûr-ı mahsûsları tarafından tahkikat-ı mükemmele bi’l-icrâ ol-bâbda tanzîm eyledikleri evrâk-ı tahkîkiyyenin leffiyle keyfiyet 7 Temmuz 1325 [20 Temmuz 1909] tarihli ve 185 numaralı mazbata ile arz edilmiş ve bu bâbdaki tahkikat ve cereyân-ı muâ’mele Meclis-i İdâre-i Vilâyetçe tasvîb ve tasdîk olunarak icârı mebhûsü’n-anhanın idâreten tahsîli fî 31 Teşrîn-i evvel 1325 [13 Kasım 1909] tarihli ve 503 numaralı tahrîrât-ı aliyye cenâb-ı vilâyet-penâhilerinde emr u iş‘âr buyurulmuşdu. Keyfiyyet aidiyeti cihetiyle müdiriyyet-i mezkûreye yazılmış ise de e‘lân icâr-ı mezkûr na-tahsîl kalmışdır. Binâen-aleyh icâr-ı mezkûrun tahsili zımnında karye-i merkûmeye ne kuvve-i zâbıta gönderilmiş ve ne de Rum mektebinden mu’allim ve şâkirdan ihrâc edilmişdir. Ahâlînin hilâf-ı meşrû‘ olan iddiâlarının hükûmetçe adem-i tervîcinden dolayı işi bir nev‘î siyâsete kalb eylemek ve müddeîlerin hukûkunu ketm etmek gibi tasnîât ve erâcifden ibaret bulunduğunun lüzûm-ı izbârı Jandarma idâresinden yazılan der-kenârda ifâde kılınmış ve hakikat-ı halde ma’rûzât-ı vâkı‘adan ibaret bulunmuş olmağın ol-bâbda”.

 

Demirci köyü Rumlarının durumunu ortaya koyan belgelerden bir diğeri de Trabzon İdare Meclisi’nin 4 Mayıs 1326 (17 Mayıs 1910) tarihli kararı idi. Bu karar, Giresun Redif Kumandanı Kaymakam İrfan Bey’in konuyu araştıran raporuna, Gedik Ali-zâdeler’in ellerinde bulunan tapu senetlerine ve diğer vesaike dayanıyordu. Bütün bu belgeler incelenmiş, “...münâzi‘ün-fîh olan mahaller kâmilen Gedik Ali-zâdeler’in tapu senedâtı dâhilinde olup arâzi-yi mezkûrede meskûn olan Rumlar’ın müste’cir bulundukları” kanaatine varılmıştı. Rumların elinde emlâk ve arazilerin kendilerine ait olduğunu ispat edecek bir belge yoktu. Dolayısıyla hak iddia etmeleri yasal değil “gayr-i meşrû” idi.

   

Anlaşılacağı üzere Rum ahalinin arazi ve emlâk üzerinde hak iddia eden bu davranışlarında meşrutiyet idaresini kendi lehlerine yorumlamaları etken olmuştur. Burada olduğu gibi Rumlar maraba olarak geldikleri köylerde Türklerin elinde bulunan arazi ve emlâkleri ele geçirmişler, bunun için dışarıda bulunan Rum ve Yunanlı işadamlarından epey yardım görmüşlerdir. Zenginleşmelerinde, nüfuslarının artmasında arazi ve emlâk sahibi olmalarında askere gitmemeleri de önemli bir rol oynamıştır. Rumların ele geçirdiği bu ekonomik üstünlüğün bazı siyasî istekleri de beraberinde getirdiği bilinmektedir.

 

Kaynaklar:

Şehabeddin Tekindağ, “Trabzon”, İA, XII/I, 456;

Gülçin Çandarlıoğlu, “Kimmerler”, Birinci Tarih Boyunca Karadeniz Kongresi Bildirileri (13-17 Ekim 1986), Samsun 1988, s. 9;

Mehmet Özsait, “İlkçağ Tarihinde Trabzon ve Çevresi”, Trabzon Tarihi Sempozyumu (6-8 Kasım 1998), Trabzon 2000, s. 36-37; a.mlf.,

“Eskiçağ Tarihinde Trabzon”, Hamsi, sayı: 26 (17 Nisan 1971), s. 5;

Faruk Sümer, Tirebolu Tarihi, İstanbul 1992, s. 2, 7, 22, 36, 48-49; a.mlf.,

Oğuzlar, İstanbul 1999, s. 323;

Mahmut Goloğlu, Anadolu’nun Milli Devleti: Pontos, Ankara 1973, s. 25;

Şemsettin Günaltay, Yakın Şark, IV/II, Ankara 1987, s. 261;

Ksenophon, Anabasis (çev. Tanju Gökçöl), İstanbul 1974, s. 148-184;

Mehmet Bilgin, Doğu Karadeniz: Tarih-Kültür-İnsan, Trabzon 2002, s. 11-44;

M. Hanefi Bostan, XV-XVI. Asırlarda Trabzon Sancağı Sosyal ve İktisadî Hayat, Ankara 2002, 2;

Salim Göhçe, “Doğu Karadeniz Bölgesinin Türkleşmesinde Kıpçakların Rolü”, Birinci Tarih Boyunca Karadeniz Kongresi Bildirileri, , s. 480;

Claude Cahen, Osmanlılar’dan Önce Anadolu’da Türkler (çev. Yıldız Moran), İstanbul 1979, s. 85; Osman Turan, “Trabzon Tarihine Bir Bakış”, Hamsi, sayı: 26 (17 Nisan 1971), s. 6;

A. Bryer, “Greeks and Türkmens: The Pontic Exception”, Dumbarton Oaks Papers, XXIX (1975), 143; Esterâbadi, Bezm ü Rezm (çev. Mürsel Öztürk), Ankara 1990, s. 485;

Clavijo, Timur Devrinde Semerkand’a Seyahat (çev. Ömer Rıza Doğrul), İstanbul 1975, s. 60;

Feridun Emecen, “Giresun Tarihinin Bazı Meseleleri”, Giresun Tarihi Sempozyumu (24-25 Mayıs 1996), İstanbul 1997, s. 22-23; a.mlf., “Giresun”, DİA, XIV, 79;

Georgios Nakracas, Anadolu ve Rum Göçmenlerin Kökeni (çev. İbram Onsunoğlu), İstanbul 2002, s. 13, 14;

Stefanos Yerasimos, Milliyetler ve Sınırlar (çev. Şirin Tekeli), İstanbul 2000, s. 352-353;

Salname-i Vilâyet-i Trabzon, Trabzon 1332, s. 430-431; BOA, DH. MUİ, nr. 49/2-29;

http://www.giresungazete.net/ay.asp?id=16333


Tarih: 17:02, 5/12/2006 Kategori: koseyazilari
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Ünye Özelinde Bölgemizde Beşeri Durum


ÜNYE'de çeşitli ırktan insanlara rastlamak mümkündür. Bunlar devletin geçirdiği tarihî safahatlar dolayısiyle buraya gelip yerleşen insan gruplarıdır. Halihazırda, bugün şehirde yaşayan insanları dört grupta toplayabiliriz; 1 - Orta Asya Türkleri,  2 - Kafkas Muhacirleri, 3 - Rumeli Muhacirleri,  4 - Ermeniler.

 

Bunlardan Türkler Orta Asya'dan Anadolu'ya hicret ederek, Kızılırmak ve havalisine yerleşen Türk Boyları'na mensup olanlardır. Ve halen bu insan grubu şehirde çoğunluğu teşkil etmektedir.

 

Kafkas Muhacirleri, diğer adıyla Gürcü ve Çerkez diye bilinen insanlar topluluğu, 1877 - 1878 Osmanlı Rus Harbi'nde ve onu takip eden senelerde ülkelerinden ayrılarak, sahil boyunca muhtelif yerlere yerleşen Gürcü ve Çerkezler'dir.

      

Bu halk tabakası, bilhassa köylerimizde çok yaygın bir haldedir. Kendileri her ne kadar Türk tebasına mensup iseler de, bunların Türkçe'den ayrı konuştukları ve evlerinde bilhassa tercih ettikleri lisanları vardır.

 

Gürcüce ve Çerkezce diye bilinen bu lisanlarını, çocuklarına çok küçük yaşta öğretirler. Senelerden beri yurdumuzda yaşayan bu vatandaşlarımız, örf ve âdetleri itibariyle, muhitin ve ülkemizin gelenek ve göreneklerine tam manâsıyla intibak etmişlerdir. Bilhassa dinimizin icaplarını, çok küçük yaşta öğrenirler. Ve kusursuz ifaya çalışırlar.

 

Ermeniler'in de Türkiye'ye gelişleri 1877 - 1878 tarihlerini takip eden yıllara rastlar. Onlar da, Gürcüler ve Çerkezler gibi yurtlarından ayrılıp, Doğu Anadolu'ya ve taa buralara kadar yayılmışlardır.

 

Evvelce, şehirde çok miktarda olan ve el san'atlarının her dalında uğraş veren bu halk tabakası, İstiklâl Harbi'ni müteakip yurttan çıkarılmaya başlanmış, çoğu hudut harici edilmiştir.

 

Bugün şehirde bir iki aile olarak yaşayan Ermeni asıllı vatandaşlarımız vardır. T.C. tebasına mensup bulunan bu halk topluluğu kendi örf ve âdetlerinde tamamen serbesttir.

 

Bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının her türlü haklarına sahip bulunan bu Ermeni vatandaşları şehirde sakin bir hayat yaşar.

 

Bunlar iş yerlerinde her ne kadar Türkçe konuşurlarsa da evlerinde lisanlarını (Ermenice'yi) tercih ederler.

 

Rumeli muhacirleri de 1932 yıllarında, Yunanistan ve Bulgaristan'dan göç eden halk tabakasıdır. Bunlar menşe itibariyle Türk'türler, çünkü yüzyıllarca bu bölgeler Osmanlı Devleti'nin bir vilâyeti halinde idi ve bu topraklar üzerinde Türk aileleri ekseriyeti teşkil ediyordu.

 

Fakat birçok tarihî safahatlardan sonra bu bölgelerin müstakil bir devlet haline gelmesi, oradaki Türk ailelerinin Ana Vatan'a gelmelerine yol açtı. Ve yukarıda belirttiğim tarihten itibaren de göçler başladı.

 

Bu bölgelerin Rumlar elinde bulunması nedeniyle de buradan Ana Yurda göç edenlere, Rumeli Muhacirleri dendi. Anadolu'nun dört bir bucağına dağılan bu Türkler'den birkaç aile de ÜNYE'ye gelip yerleşmiştir. Bunlar ilk geldikleri zaman, her ne kadar mahallî kıyafetleriyle yaşamışlarsa da, kısa bir zaman içersinde, giyim ve kuşamlarıyla bölgeye intibak etmişlerdir. Bu aileleri şehrin yerli halkından ayırt eden tek yönleri, güzel Türkçe'mizi biraz farklı konuşmalarıdır.

 

Bundan 80 - 90 sene evvel bu bölgede Rumlar bilhassa çok yaygınmış ve hattâ ekseriyeti teşkil ediyorlarmış. Fakat bugün bu neslin bir ferdi dahi şehirde mevcut değildir. Büyük ATATÜRK'ün muzafferiyeti ile biten Türk İstiklal Savaşı'nı müteakip yurttan çıkarılmışlardır.

/Yüksel ŞEN

 

http://members.lycos.co.uk/kozlu/beseri.htm


Tarih: 23:46, 22/11/2006 Kategori: koseyazilari
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

'Çekingen Kentlerin' İsyanı


Samsun Ticaret ve Sanayi Odası (STSO) Başkanı Adnan Sakoğlu'nu dinlerken bir an için kendimi İzmir'de zannettim. Sakoğlu, uzun yıllar yalnız bırakıldıklarından; Samsun'un havayolu bağlantısının kesilmesiyle ticaretinin, kent gelişiminin istenilen düzeye ulaşamadığından bahsediyordu. Büyük Samsun Oteli'ni dolduran turizmciler de benzer düşünüyorlardı. Ayak üstü birkaç tanesiyle görüştüğümüzde; hükümetlerin "çekingen kentler" yarattıklarından şikayet ediyorlardı. "Çekingen kentler..."

 

Bana ilginç bir tanımlama gibi geldi. Çekingenlik, utangaçlık bazı insanların diğerleriyle beraberken, konuşurken ve yardım isterken yaşadığı kendine güvensizlik duygusu...  Eğer bir kent çabuk ulaşılır olmaktan çıkmışsa, kendini anlatma fırsatını kaybetmişse ve kendi kendine sakin bir yaşamdan başka bir şey sunulmamışsa adı ne olursa olsun o şehrin, çekingen olmaz mı? Adnan Sakoğlu, Samsun'un potansiyelini anlatırken, yapabileceklerini masaya dökerken işte ben de turizmcilerin satır arasında bana söyledikleri "çekingen kent" kavramını düşünmeye başladım.

 

Samsun'dan Trabzon'a geçtik. Karadeniz'in en güzel ve kendine has kentlerinden biri Trabzon... Yıllar önce gitmiştim; çok değiştiğini söyleyemem. Çarşısında dolaşırken, dar ve yokuşlu sokaklarını çıkarken yine "çekingen bir kentte" olduğumu hissettim. Biraz da akşam oynanacak Galatasaray maçının heyecanıyla sokaklar hınca hınç doluydu. Zorlu otelin balo salonundaki öğle yemeğine geçtiğimizde yöresel yemekleri yiyip kürsüdeki konuşmaları dinlemeye başladığımda yine aynı duygularla sarsıldık.

* * *

 

Bu sefer Trabzon Belediye Başkanı Volkan Canalioğlu konuşuyordu. Sanki bire bir Samsun Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Adnan Sakoğlu'nun sözleri... "Trabzon Karadeniz'in merkezidir. Potansiyeli büyüktür. Gelişmeye çok açıktır. Ama..." Ama Trabzon da tıpkı Samsun gibi yalnız bırakılmıştı. "Çekingen bir kent" yaratılmış; Trabzon'dan ümidini kesen gençleri makus talihini yırtmak için almışlar bavullarını büyük şehirlere gitmekten başka bir çare bulamamışlardı. Dediğim gibi İzmir'de çokça duymaya alışık olduğumuz cümleler, yorumlar... Aslında kendine güvenen, geçmişte ilklere imza atmış, çok da başarılı olmuş bir kentti İzmir... Elbette Samsun'dan, Trabzon'dan çok daha farklıydı. Ama İzmir de, tek başına bırakılmıştı.Bence bu yalnızlık kısmen de olsa devam ediyor.

* * *

 

O yüzden ben İzair'in çıkışını, büyümesini yürekten destekliyorum. Çünkü tarihi incelediğimde görüyorum ki; İzmir'in yükselişi hep kendi girişimlerini başlattığı, hızlandırdığı dönemlere denk geliyor. Devletten bir şeyler beklediği zaman bu kent duruyor, bekliyor. İzmir'den tarifeli uçakla Samsun'a gittik, yine tarifeli uçakla Trabzon'dan döndük. Trabzon'dan artık Adana'ya, Antalya'ya gitmek. Devletin yapamadığını İzair'in yapıyor olması beni gururlandırıyor.

 

Ve... "Çekingen kentler" den kendine güvenen kentler yaratmanın yolunun "ulaşılabilir" olmaktan geçtiğini çok iyi görüyorum.

 / Deniz Sipahi

http://www.milliyet.com/2006/09/26/ege/yazsipahi.html


Tarih: 21:50, 17/11/2006 Kategori: koseyazilari
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Samsun’un Kendi Stili Yok Mudur?


Ece Temelkuran’ın “Milliyet TIR’ı” ekibinde yer alarak Samsunlularla “fikir almak-fikir vermek” ilişkisinden pek memnun olmadığını da görür gibiyiz. İşte delili: “ ‘Mini etek neslinden’, yani Samsun’un eskilerinden olduğunu söylüyor bir kadın. ‘Kızıma mini etek giydiremem şimdi’ diyor ve devam ediyor. (…) Sonra ‘köşe yazarı kız’dan vazgeçip birbirleriyle konuşmaya başlıyorlar. Belki de zaten buna ihtiyaçları var…” Ve -yine Temelkuran’dan- nefis bir “şehirlerimiz” analizi: “Samsun birçok alanda Karadeniz’de kendini gösteremese de artık x kulübüyle eğlence hayatında bir numara! Altta bir tür taşra Laila’sı fotoğrafı. Bu mudur yani? İnsanlar yaşamak için küçük İstanbullar mı yaratmak zorundalar? Samsun’un kendi stili yok mudur? Yoksa o da tıpkı deniz gibi, İstanbul’dan ithal edilen ‘kültürel molozlarla’ mı doldurulmuştur?”  http://www.medyakronik.com/arsiv/22080102.htm


Onların da Laila’sı var!

Hiçbir yolu denize çıkmayan bir deniz kenti olur mu? Nihayetinde, toprak kurutur insanı. Ama Samsun’un da Laila’sı var, amenna!

    

Samsun’un girişinde yazar: ‘Atatürk’ün şehrine hoş geldiniz!’ 19 Mayıs’ta büstü kaparlar, milleti alırlar yalandan, haydi limana! Ne yalan söylüyorsun kardeşim? Hani Samsun’a ayak basılan iskele? Yıktılar. Deniz meniz yok!"

 

Bu satırlar, yerel Yeni Ses gazetesinin yazarı 81 yaşındaki Mehmet Mithat Özaykut’a ait. Samsun’un "küçük Paris" olduğu zamanları anlatırken, gözleri mavi - yeşil bir şey oluyor. Birden sinirlenip ekliyor:  "Sor bak çocuklara şimdi. Denizin nerede olduğunu gösteremezler!"

    

Denize 200 metre uzaktaki meydanda küçük bir deneme: - Atakan, denize nereden gidiliyor? Bulabilirim de.. Yani...

 

Deniziyle muhabbeti bozulmuş bu şehrin. Hiçbir yolun denize çıkmadığı bir deniz şehri olur mu? Kriz kenarda dursun, işler biraz da bu yüzden kötü sanki. Su, uygarlıktır nihayetinde; toprak, tutucudur, susturucudur...

 

‘Sağır sultanlarız!’

Türbanlı arkadaşıyla bir isyan bayrağı gibi çıkıp geliyor. Tiyatro oyunu yazıyormuş, oynuyorlarmış. Ama liseli oldukları için "siyasi takılamıyorlarmış." Oyunları yasaklanınca üzülmekle yetinmişler, kime isyan edeceklermiş ki? Yanındaki ilkokul öğretmeni beş sınıfı bir arada okuttuğunu söylüyor, köyde manavcıların bile öğretmenden daha "saygıdeğer" bulunduğunu anlatıyor: "Bunun şikâyeti nereye yapılır ki?" "Mini etek neslinden", yani Samsun’un eskilerinden olduğunu söylüyor bir kadın. "Kızıma mini etek giydiremem şimdi" diyor ve devam ediyor: "Şimdi bu hayatı değiştirmek istesen, öne atlasan, herkes başını ezmeye çalışır senin. Bizi de sağır sultan ettiler işte!"

 

Kültürel molozlar

Sonra "köşe yazarı kız”dan vazgeçip birbirleriyle konuşmaya başlıyorlar. Belki de zaten buna ihtiyaçları var: Birbirleriyle konuşmaya; toprağın susturucu boğuculuğundan kurtulmaya...

 

Onları bırakıp denize gitmek için kişisel bir girişim yapınca... Faydasız! Otele dönmek en iyisi, gazeteleri karıştırmak... Yerel Halk gazetesinin magazin ekinden bir haber.  Mealen söyle:”Samsun birçok alanda Karadeniz’de kendini gösteremese de artık x kulübüyle eğlence hayatında bir numara! Altta bir tür taşra Laila’sı fotoğrafı.

Bu mudur yani? İnsanlar yaşamak için küçük İstanbullar mı yaratmak zorundadır? Samsun’un kendi stili yok mudur? Yoksa o da tıpkı deniz gibi, İstanbul’dan ithal edilen "kültürel molozlarla" mı doldurulmuştur?

http://www.milliyet.com/2001/08/22/yazar/temelkuran.html


Tarih: 21:31, 17/11/2006 Kategori: koseyazilari
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Samsun, Atatürk ve Ecevit


 Atatürk'ü Ecevit'in akrabası kurtardı

 Mustafa Kemal, Samsun yolculuğunun ayrıntılarını 1926 yılında Hakimiyet - i Milliye başyazarı Falih Rıfkı ile Milliyet başyazarı Mahmut Soydan'a anlatmıştır. Bu anılarda oldum olası ilgimi çeken bir ayrıntı vardır: “Kemal Paşa, Galata rıhtımında kendisini bekleyen Bandırma'ya gitmek için Şişli'deki evinden çıkmak üzereyken eskiden yanında çalışmış bir kurmay gelir ve felaket haberini verir:      "İngilizler ya yola çıkışınıza engel olacaklar ya da vapurunuz Karadeniz'de batırılacak."   Atatürk anılarında, haberin kaynağının "kurmayın yanında çalıştığı bir damat" olduğunu söyler.  Acaba kimdir Atatürk'e suikast haberi taşıyan bu "damat"?  Kimin damadıdır?

* * *

Ben bu sorunun cevabını Arı İnan'ın "Tarihe Tanıklık Edenler" (Çağdaş, 1997) belge - kitabından öğrenmiştim. 19 Mayıs vesilesiyle, bu ilginç ayrıntıyı sizlerle de paylaşmak istiyorum.  Atatürk'ün adını vermediği "damat", Sultan Vahideddin'in damadı İsmail Hakkı (Okday) Bey'dir. Peki nasıl olmuştur da Padişah'ın damadı, Mustafa Kemal'i İngilizlere karşı uyarmıştır?

 * * * 

Son Osmanlı Sadrazamı Ahmet Tevfik Paşa'nın oğlu olan İsmail Hakkı Bey, bu "hayati istihbarat"ı arkadaşı Babanzade Fuat Bey'in evinde aldı. Zengin bir tüccar olan Fuat Bey, işgal yıllarında Beyoğlu'ndaki evinde sık sık ziyafetler veriyor, ticaret yapabilmek için bu ziyafetlere işgal subaylarını da davet ediyordu. İşte "önemli haber", 1919 Mayıs ayı ortalarında, o ziyafetlerden birinde sofraya geldi.  Gece sohbetin koyulaştığı bir anda İngiliz işgal kuvvetlerinin istihbarat subayı Yüzbaşı John Godolphin Bennett, içkinin de etkisiyle  şunları ağzından kaçırdı:  "Hükümet, Kemal Paşa adlı genç bir generali, umumi müfettiş olarak Anadolu'ya göndermeye karar vermiş. Paşa, vapurla yola çıkmak üzereymiş; ama asla Samsun'a ulaşamayacak". Masadaki Türkler birbirlerine baktılar. Bennett, bu yolculuğu en iyi bilecek durumda olan insandı; çünkü yolcuların vize talebi kendi masasında duruyordu. "Samsun'a ulaşamayacaklar" dediğine göre bir şeyler biliyor olmalıydı. Büyük ihtimalle Kemal Paşa'nın gemisi batırılacaktı. Derhal bir şeyler yapmak gerekiyordu.

* * *

İsmail Hakkı Bey acilen Saray'a döndü. Gizli servis mensubu olan yardımcısı Kurmay Yüzbaşı Neşet (Çopur) Bey'e durumu anlattı ve haberi Kemal Paşa'ya iletmesini istedi.  M. Kemal Paşa 16 Mayıs sabahı Saray'dan gelen haberi alınca bekleyip yakalanmaktansa bir an önce denize açılmayı kararlaştırdı. Bandırma'nın kaptanına mümkün olduğunca kıyıdan gitmesini söyledi. Böylece açıkta avlanmaktan kurtulacaktı. Salimen Samsun'a vardılar. Bandırma'dan tam 2 saat sonra bir İngiliz destroyeri limana demirledi. "Damat"tan gelen haber, belki de Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının hayatını kurtarmıştı.

 * * *

 "Damat" sonra ne oldu biliyor musunuz? Ocak 1922'de Anadolu'ya geçerek kurtuluş savaşına katıldı. Ardından, bir gün gazetede Ulviye Sultan'ın kendisini boşadığı haberini okudu. 1925'te General Ali Kırat'ın kızı Ferhande Hanım ile evlendi. Ferhande Hanım, Başbakan Ecevit'in annesi Fatma Nazlı Ecevit'in teyzesiydi.  "Son Sadrazam" Tevfik Paşa, gelini Ferhande Hanım'ın yeğeninin oğlu Bülent'i 3 - 4 yaşlarındayken, kucağına alıp sever, "Bu çocuk ilerde büyük adam olacak" derdi.   Kucağında oturan çocuk, yarım yüzyıl sonra onun eski koltuğuna oturacaktı.

/Can DÜNDAR

http://www.candundar.com.tr/index.php?Did=177


Tarih: 13:55, 6/11/2006 Kategori: koseyazilari
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Samsunlu Ne Zaman Uyanacak


Samsun Bölgenin merkezi konumunda, Karadeniz Bölgesinin metropolü. Bu nedenle bu kentte çok değişik yörenin insanının yaşaması çok normal. Yaşamını Samsun da sürdüren, karnını burada doyuran, mezarlığını Samsunda alan herkese Samsunlu gözüyle bakmamız gerekli. Bir insanı Samsunlu olarak tanımlamak için Samsun doğumlu olması yeterli değildir.

 Yaşadığı bu kent için çaba göstermek ve bu kentten aldıklarının karşılığını bir şekilde bu kente vermekle Samsunlu olunur diye düşünüyorum. Bu amaçlarla doğum yeri göz önüne alınmaksızın bu heyecanı duyanlarla kurulan Sam – Sev kuruluşundan itibaren Samsunluluk ruhunu oluşturmayı ve Samsun Lobisini yaşama geçirmeyi ilke edinmiştir.

 

Ancak görülen o ki hala bu kentte kazanıp, bu kentte yaşamını sürdüren bir kısım insanımız bir türlü Samsunlu olmayı benimseyememektedir. Daha da ötesi bu kentin doğma büyüme insanları da o denli ruhunu kaybetmiş ki inanmak mümkün değil. Bu kent altımızdan kayıyor, kimsenin umurunda değil.

 

Bölge Müdürlükleri Lobicilik faaliyetleri ile Samsundan kopartılıp komşu illere taşınıyor. Birkaç Samsun fanatiği isyan ediyor. Çoğunluktan hiçbir destek yok. Yıllarca Samsun’a bir türlü hizmet etmeyi düşünmeyen insanları seçip meclise gönderme yanlışını sürdürmüşüz.

 

Çok bunalanlar Samsun’u terk etmeyi kolay çözüm olarak görmüş. Kişisel çıkarlar hep toplumsal çıkarların önüne çıkmış. İçimizden sivrilenleri en önce bizler tökezletmişiz. Çözüm üretmek ve direnmek yerine Samsunlu bir araya gelemez diye de bir terane tutturmuşuz.

 

Bütün bu yanlışlara rağmen birileri direnmeye çalışınca da onları yalnızlığa terketmişiz. Uyanın lütfen. Eğer bu kentte yaşamaya ve çocuklarımızı bu kentte yaşatmaya niyetliysek, birbirimize destek olalım. Aksi halde bu kötü gidişe direnenlerinde direncini kıracağız.

 

Size iki örnek vereyim. Bir önceki köşe yazımda 19 Mayıs kutlamalarında yaşanan bir olayı anlatmıştım. Onlardan birisini bir başka boyutu ile sizlerle paylaşmak istiyorum. 16 Mayıs – 19 Mayıs kutlamalarının başlatılacağı şenlik yürüyüşü Cumhuriyet Meydanında bitmiş ve Sayın Yusuf Ziya Yılmaz açılış konuşmasını yapmış, ardından folklor gösterilerine sıra gelmişti.

 

19 Mayıs gibi Samsun’a özgü bir günde törenler bir başka Doğu Karadeniz Kentine özgü kemençe eşliğinde bir folklor gösterisi ile başlamıştı. Bende bunun için Sayın Yusuf Ziya Yılmaz ’a bir serzenişte bulunmuştum. İşte o anda olanlar oldu. Çevremizdeki bir kısım dostumuz Samsun da olduklarını ve yaşadıklarını unutarak bana tepki koydular. O sırada sağıma soluma baktığımda bu kentin doğum büyüme bir çok saygın insanın olduğunu ama ağızlarını dahi açmadıklarını üzülerek izledim.

 

Sam – Sev Samsun için bir şeyler yapabilmenin çabasında. Şimdi hedef Sam – Sev. Birileri onunla uğraşıyor. Büyükşehir Belediyesine tahsis edilen binada oturuyor olmasını üst makamlara şikayet ediyor.

 

Oysa B. Şehir Belediyesi Sam – Sev ’in kurucu üyesi ve bu bina B. Şehir Belediyesine kültürel faaliyetler için tahsis edilmiş. B. Şehir Belediyesi de bu amaçla giriş katını Yerel Gündem faaliyetlerine, 1. katı Sam – Sev ’e 2. kat da Kültür Müdürlüğünün Bando faaliyetlerine tahsis etmiş.

 

Birileri işi gücü bırakmış bununla uğraşıyor. Sam – Sev ’i zarara sokmak kimlerin işine yarayacak bunu iyi izlemek lazım. Amaç belki de bu kentte gerçekten kısa sürede çok başarılı işler yapan Samsun’a yeni bir vizyon kazandıran B. Şehir Belediye Başkanı Sayın Yusuf Ziya Yılmaz ’ın yıpratılması. Öte yandan bakıyorsunuz her sıkışık ve çıkmaza girildiğinde Samsun’un gözbebeği Samsunspor ’u sırtlayan gerçek bir Samsun Fanatiği İsmail Uyanık kentin desteğinden mahrum. Sevgili Uyanık her platformda bunu vurguluyor ama duyan yok.

 

Görünmeyen bir güç, zoru başaranları alaşağı etmekle görevlendirilmiş sanki. Sam – Sev Samsun için beklentisiz bir çabaya mı girmiş, kesin önünü. Yusuf Ziya Yılmaz çok başarılı bir yerel yönetici profili mi çizmiş? Siyasi çıkarlar uğruna önüne engeller koyun. Tek başına Samsunspor’ u ayakta tutan İsmail Uyanık ’ı canından bezdirin.

 

Bu kentin, bu kent için şahsi çıkarı olmaksızın çaba harcayan daha çok sayıda gerçek Samsunluya ihtiyacı varken, mevcutları bari kırıp dökmeyelim.. Onlara sahip çıkalım. Kentli olmanın sorumluluğunu hatırlayalım.

 

Haydi Samsunlular göreve.. İyi Haftalar....

http://www.denizeczaneoptik.com/index.php?pg=makale&makid=13


Tarih: 01:17, 3/11/2006 Kategori: koseyazilari
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

<- | Sonraki Sayfa ->